BİR YAZARIN YARIŞ GÜNCESİ (5. GÜN)

0
3565

26 Ekim 2012 Cuma- 6 Kasım 2012
Sabahın ilk ışıklarından önce kilise çanları çalıyor. Aradan yarım saat geçmeden bir başkası; sonra bir başkası daha… Sanki zorla uyandırıyorlar insanı. İyisi mi Sabahatin’in kahvesine gitmek.
Sabahattin, Kumbahçeli. Kahvesi balıkhanenin bitişiğinde. Bu kahve şimdi bizim yakadaki bir balıkçı kasabasında da olabilirdi. Bu müşteriler de bizim yakanın balıkçıları. Hani farklı bir dil konuşmasalar, bu Ali derim, bu Hasan, bu da Mehmet. Hepsi güler yüzlü, hepsi sıcak kanlı.

Sabahattin, yirmi iki yıldır Kalimnos’ta yaşıyormuş. Eşi bu adalıymış. Bana cüzdanını açarak oğlunun fotoğrafını gösteriyor. Dili, dini; gelenek ve görenekleri aynı insanların kurduğu evlilikler sudan sebeplerle yıkılırken Sabahattinlerin önünde “başkasını anlamak” adına saygıyla eğilmeli, diye düşünüyorum.

Kalimnos’tan ayrılırken limanın girişindeki denizkızı heykelinin fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Keşke, diyorum, buraya gelenleri bayraklardan ve haçlardan önce süngerci heykelleri karşılasa. Bu ada onların emekleri sayesinde var. Biz Akdenizlilerde değer üreten insana vefa az. Bunu iyi biliyorum.

Bugünkü etap çok kısaymış. Bunu, Kalimnos’u geride bırakınca daha iyi anlıyorum. Akyarları kerteriz alarak Pserimos’un yanından İstanköy’e doğru ilerliyoruz. Deniz çalkantılı. Dalgalar sanki, konusunu iyi bilen bir öğretmen edasıyla bir şeyler anlatıyor. O ezgiye kapıldığım an, “Hey sen, dalgın öğrenci, uyan !” dercesine “şrrak!” diye bir ses geliyor.

“Çapa yuvasına tam oturmadığı için” diyor, endişemi gören gençlerden biri.

Denizin büyüsünün de ne denli tehlikeli olduğunu, yaşamasam da okuduklarımdan iyi biliyorum.

Pserimos’un ucunda Turgutreis’e bakan ucunda minik bir askeri tesis var. Tesisin ucuna kör gözüme parmak misali, toplar yerleştirilmiş. Çocuk aklı diyesi geliyor insanın. Bu suları böylesine savaşı çağrıştıran, düşmanlıkları kaşıyan nesnelerle dolduranlara acımak bile anlamsız. Ben olsam tam buraya el ele tutuşmuş iki insan heykeli dikerdim.

Kaptan Hiko bir kara martı sürüsünü gösteriyor: “Balık var burada.”diyor. Martılar, kona kalka bizim sularımıza doğru gidiyor.

“Onların pasaportlarını kim kontrol eder?” diye soruyorum Hiko’ya. Gülüşüyoruz.

İstanköy’e yaklaştıkça Bodrum’dan görülenden çok daha büyük, daha yeşil bir ada olduğunu anlıyorum. Adanın ortasındaki 600-700 metre yüksekteki tepelerin eteklerinden başlayan geniş düzlükler hem tarıma, hem yerleşime çok elverişli. Uçsuz bucaksız sahillerin turist çekmesinden daha doğal ne olabilir ki?

Ömer Bey’le biyografisini yazmaya başladığım zamanlarda İstanköy’e gelmeyi çok istemiştim; ama bir türlü kısmet olmamıştı. Şimdi onun çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği yerleri birlikte gezeceğim. Kendimi olağanüstü şanslı hissediyorum.

Yat, limana demirlerken göz ucuyla Ömer Bey’i ve Yadigâr Hanım’ı izliyorum. Her ikisi de eski bir sevgiliyi görmenin heyecanını yaşıyorlar.. Dileğim kenti ikisiyle birlikte gezmek; ancak Yadigar Hanım’ın sağlık durumu buna elverişli değil.

Limandaki kale, Bodrum kalesi kadar heybetli olmasa da kentin tarihi köklerinin derinlerde olduğunu anlatıyor. Limanın sol ucundan içeri giriyoruz. Karşımızda dev bir çınar. Hipokrat’ın Çınarı, diyor Ömer Bey. Bir zamanlar İtalyan tıp öğrencilerinin yemin ağacın dibinde Ömer Bey’in fotoğraflarını çekiyorum.

Ömer Bey, anılarını anlatarak Osmanlı Hamamını, hükümet konağını gezdiriyor. Bir süre sahil boyu yürüyoruz. Bir ılgın ağacı dibinde duruyor:
“Bunlar küçük ve sıktı o zamanlar. Önlerinde de zengin ailelerin yüzmeye geldiklerinde kullandıkları kabinleri vardı.” diyor.

Sonra Yadigâr Hanım’la buluşup dondurma yediği dondurmacının, kendisinin ve Yadigâr Hanım’ın okullarının, annesinin öldüğü hastanenin, Türk Cemaati’nin yönetim binasının önünden geçiyoruz. Bir ara yolun kenarında duruyor:
“İşte burası, diyor. Eliyle yolun başını gösteriyor. “Bisikletimle oradan geliyordum. Onu burada gördüm. Okula piyano dersine gidiyormuş. Bisikletimle önüne geçtim. Durdu. Seni seviyorum, sen de seviyor musun beni, dedim . Başını öne eğdi; evet, dedi” diyerek anlatıyor, ilk aşk ilanını.

Sonra yoruldum diyor, Özgürlük meydanındaki kahvelerden birine oturup birer kahve içiyoruz. Meydanın bir köşesindeki Hayim Menaşe’nin dükkânlarını gösteriyor. Dar bir sokağa dalınca birçok esnafın kendisini tanıdığını fark ediyorum. Kimi esnaf enişte, kimisi amca, kimisi ağabey diye hitap ediyor. Uzun yıllardır buralara gelmese de hâlâ tanınıyor olması ne güzel.
Kapı ve pencere pervazları mavi boyalı bir evin önünden geçerken duruyor: “Şükrü Kaya’nın evi” diyor. İçim burkuluyor. Cumhuriyetin o güçlü içişleri bakanının evinin hâline üzülmemek olanaksız. Evi, Şükrü Kaya’nın çocuklarının satışa çıkardığından, söz ediyor.
“Keşke diyorum, devlet alsa da müze yapsa.”
Bu devirde böyle sağduyulu biri çıkar mı ki?
Köşedeki bir evin önünde duruyor. Bir şeyler aranıyor
“Değişmiş, bulamıyorum.”diyor.
Burası Yadigâr Hanımların eviymiş. Mektuplaştıkları kapı kaldırılarak bir işyeri girişi oluşturulmuş. İşyeri sahibi, güler yüzlü bir genç. Hikâyeyi çıtlatınca çok mutlu oluyor ve üst kattan ablasını çağırıyor.
Akşam oldu olacak. “Gel!” diyor “Şurası kestirmedir. Buradan geçiverelim.”
Yıkık bir evin önün dek patikadan geçerken birden duruyor: “İşte burası da Yadigâr Hanım’ın benimle evlenmek istemediğini söylediği yer.”diyor.
an yıkık duvarın arkasından Yadigâr Hanım’ın sesini duyuyorum.
Onu yatta bırakmamış mıydık biz!

Koşup Yadigâr Hanım’ı çağırıyorum. O da şaşırıyor. Üç buçuk yıl süren ayrılığın başladığı yerde, altmış üç yıldır paylaşılan bir birlikteliğin fotoğrafını çekiyorum.
Gece Özgürlük Meydanı’nda tören var. Törende bol bol sirtaki izliyoruz. Türk Cemaati’nin gençleri de folklor gösterisi yapıyorlar.

Bir ara defterdar İbrahim Paşa Camiinin ışıklarının yanık olduğunu görüyorum. Ali Osman Hoca’yla soluğu camide alıyoruz. Cami imamı, genç biri. Bursa Uludağ Üniverstesi’nde okumuş. Bizden, caminin tarihçesi ile ilgili bilgi edinebilmek için yardım istiyor. Ona Ömer Bey’in kitabının sonuna eklediğimiz soyağacından söz ediyorum.

Gece, Siriza Partisi Onikiadalar Milletvekili Dimitri Gaki, Parti Sözcüsü Sami Payzanoğlu ve Bölge Başkanı Manolis Agandos’la koyu bir sohbete dalıyoruz

Hamdi Topçuoğlu

Facebook Yorumları