BİSİKLET DEDİĞİN ŞEYTAN ARABASI -2

0
2986

Sonra uzunca bir süre bisiklet yaşamımdan çıkıp gitti. Hiç heves etmedim. Abim eve mavi bir Bisan bisikletle geliyordu. Bir kere bile elimi sürmedim. Sanki dokunsam elcikleri kızgın demir gibi avuçlarıma yapışacak. Oysa benim yaşımdaki oğlanlar artık büyük bisikletlere biniyorlardı. Üstüne çıkınca ayakları pedallara yetişmiyordu. Onlar da kadro ile zincir kapağı üzerinden ayaklarını içeri sokuyorlardı. Çocukların küçük bedenleri bisikletin dışında kalıyor, gerçek üstü yaratıklar gibi görünüyorlardı. Nasıl anlatılır? Çocukla bisiklet sarmaşık gibi birbirlerine sarılırlardı. Bilim kurgu filmlerindeki canlıları gibi görünüyordu. Tek bir beden, yarısı etten kemikten, yarısı demirden…
Pedallara ayakları yetişemeyen halleriyle bisiklette ağır yükler taşıyan akranım yaşta çocuklar görürdüm. On kilometre uzaktaki tarlaya giden küçük çocuklar. Sepet hatta tütün köfünü taşıyan çocuklar. Kan ter içinde kaldıkları halde oflamayan puflamayan çocuklar. Büyüdüm ben demek, büyüdüğünü sokaklara gösterebilmek bütün yorgunluğu ve eziyete değiyor olmalıydı.

Bundan kırk yıl önce bizim oralarda gezip, tozup eğlensinler diye çocuklara bisiklet alınmazdı. Bisiklet büyükler içindi. Evin geçimine katkıda bulunması için. At arabası veya traktör alacak parası olmayanlar bisiklet alırdı. Onunla tarlaya, bağa bahçeye giderdi. Öğrenciler okul zamanları Saruhanlı’ya liseye giderdi. Bisiklet şimdikine göre çok değerli bir araçtı. Düşer, bir yeri kırılır diye çocuklara vermek istemezlerdi. Zamane ergenlerinin kapı önünden arabayı kaçırması gibi o zamanki çocuklar da evdeki bisikletleri kaçırırlardı. Pahalıydı derken kesinlikle çok ciddiyim. Ortaokula gittiğim yıllarda üşenmedim hesapladım. Yüz sekiz gün tarlaya gidersem, hiç yağmur yağmasa, tek bir gün bile yevmiyeden geri kalmadan çalışırsam bir bisiklet alabiliyordum. Üstelik yaz tatili buna zar zor yetiyordu.

Bisiklet modeli hep aynı olsa da her yaş grubunun kendine göre bir bisiklete binme tarzı vardı. Kırk yaş ve üzeri aheste giderdi. Hızları tempolu yürüyen bir kişiyle aynı hızda olurdu. Bisiklet ile tarlaya gider, kahveye, bakkala giderler ama kesinlikle dolaşmaya çıkmazlardı. Onlar bisiklete dimdik kazık gibi otururlardı. Sadece yeni yetme gençler bisikleti hızlı sürer ve yarışırlardı. Delikanlılar bisikletleriyle akşamları sokaklarda turlarlardı. Paçaları ütülü pantolonlarına zincir sürtmesin diye pedallara ayak uçları dışarı bakacak şekilde basarlardı. Ve mutlaka pedalları ayakkabılarının burnuyla çevirirlerdi. En çok onların bisikletlerinde yazı olurdu. Süslü velespitlerinde İki dikiz aynası ve mutlaka zilleri de olurdu. Kızlar büyüdükten sonra bisiklete binmezdi. Zaten çift kadrolu bisikletler kızların binmesine pek uygun değildi. İnatla binmek isteyene kimse sesini çıkarmazdı ama hoş gözle de bakılmazdı. Kızlar sigara içmez, traktör kullanmaz ve bisiklete binmezlerdi. Çünkü onlara yakışmazdı. (Genel anlayış böyleydi.)

Bir zamanlar Hacırahmanlı şimdikinden daha eğlenceli bir yerdi. Şimdi yaşımız geçtiği için eski günlere duyulan bir özlemle söylenmiş bir cümle değil bu. Uzun ve sıcak yaz günleri tarlada geçerdi. Bu belki binlerce yıldır böyledir. En azından ege ovalarında tarımın başladığı tarihlerden beridir. Ancak akşam olduğunda bütün insanlar sokaklara dökülürdü. Yazlık sinema için yıkanır, paklanır insan içine çıkmaya uygun giysiler giyer ve yazlık sinemaya giderdi. Şimdi insanlar evlerine kapanıp kalıyorlar. Sinemaya her akşam gitmeyenler bile sokaklara çıkardı. Sokaklarda volta atılır, sohbet edilirdi. Başka köylerden genellikle gençler bisikletlerle, orta yaşlılar, evliler, barklılar traktörlerle sinemaya gelirlerdi. Bisikletler göz önünde bir yere, daha çok sinemanın önüne ip gibi dizilirdi. Bisiklet hırsızlığı veya alıp başkasının bisikletine binmek gibi olaylar çok nadir yaşanırdı. Bu akşam manzarası Avrupa ülkelerindeki fotoğraflardan hiç farklı değildi.

Sokağımızda birisi bisiklet aldığında onun kapının önüne çıkarıp bezle silerdi. Çocuklar başına toplanıp hayran hayran yeni bisikleti seyrederdi. Oysa modelleri hep aynıydı. Pinokyo bisikletler, Almanya’dan getirilen üst kadrosu olmayan bisikletler ortaya çıkıncaya kadar da hep aynı kaldı. Üç farklı renkte olduklarını hatırlıyorum. Kırmızı, mavi ve siyah… Çift kadrolu bisiklet… Hepsinin arka teker maşasına bağlı bir dinamosu vardı. O dinamoda üretilen elektrikle ön feneri aydınlatırdı. Arkadaki stop lambası da yanardı. Genellikle bisiklet sahipleri dinamoyu çalıştırmayı istemezlerdi. Hem bisikleti kullanmak çok yorucu oluyordu. Hem de dinamonun dişleri lastiği eskitiyordu. Şimdi arabasını seve, okşaya yıkayanları görünce gülüyoruz. Bütün bisiklet sahipleri bunu yapardı. Ama hiç kimse gülmezdi. Bisikletine bakıyor, helal olsun çok temiz bakıyor, derlerdi.

Genellikle azcık eskidikten, boyası biraz solduktan sonra bisiklete yazılar yazdırılırdı. Arka çamurluktan uzanan lastik tozluğa bir kalp çizilirdi çoğunlukla. Kalbin içinde sadece iki harf olurdu. İkisi de büyük. Bazen o kalbi tam ortasından kötü çizilmiş bir ok delerdi. Ve kanamaya başlardı. Bisikletler eskidikçe daha süslü olurdu. Direksiyon elciklerinden renkli naylon şeritler sarkıtılırdı. Bisikletin kadrosuna suni deriden bir kılıf dikilirdi. Ve üzerindeki damalar tuttuğunuz takımın renginde olurdu.

Aralık 2018 -İzmir
Seyfullah

Facebook Yorumları