BÜYÜK TAARRUZUN YIL DÖNÜMÜNDE

0
1171

BOZKIR ANADOLU’M
-I-

25 Ağustos, saat: 16.30

Saatlerdir bir sağında bir solunda yol aldığımız Koca Menderes’in ilk gözesi Suçıkan’ı ( Dinar) da arkamızda bırakıp Sandıklı’ya doğru yol alıyoruz.
Trafik inanılmaz derecede yoğunlaşıyor. Ankaralıların bayramda Antalya’yı seçtiğinin bir göstergesi bu.
Yol boyunca adım başı patates, soğan tezgâhı. Duran pek yok. Herkes bir an önce menzile varma telaşında olmalı.
Bir zamanlar bu topraklarda haşhaş çiçekleri açardı. Beyaz, mor, haşhaş sütü sağardı köylüler. Şimdi yalnız Yalçın Gökçebağ’ın tablolarında mı kaldı bilmem ki o görüntüler?
Her nereye baksam sarı. Yeşili kovan, sarıyı kucaklayan bozkır. Her görüşümde daha da mı yayılıyor batıya doğru ne?
Beynimde, daha yarım saat önce önünden geçerken acısını iliklerimde hissettiğim Acıgöl’ün görüntüleri, bu çıplak tepelerin görüntüleriyle köşe kapmaca oynuyor.
Biliyorum çok yakında, bir bataklık bile kalmayacak o suları apak gölden. Bozkır yutacak renkleri. Her ne varsa kendisine benzetecek.
“Kardaş, senin dediklerin yok,
Halay çekilen toprak bu toprak değil.
Çık hele Anadoluya,
Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayrı,
O kadar uzak değil.

Çamı bitmiş, kavağı azalmış,
Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil.
Yedi ay kıştan sonra,
Yeşeren senin yaşamındır,
Yaprak değil.”
Dilimde Dağlarca. İyi ki şairleri var bu ülkenin. Gerçek olan onların söyledikleri. Yalansız, çıkarsız…
“Bu ülkeyi yedi düvelden kurtarmayı bilen bu milletin, geçen yüz yıl boyunca bu toprakları refahı için kullanmayı neden beceremediği yanıtı açık, acı bir sorudan öte ne olabilir ki?
Sandıklı çıkışında, farklı renkli çerçevelerle duvarların tekdüzeliği kırılmaya çalışılmış kibrit kutusu apartmanlar dikkatimi çekiyor:
“Absürt” dedikleri, bu olmalı diye düşünüyorum.
Koltuk arkadaşım Murat Bey, her köyden geçerken söylenmeye devam ediyor:
“İnsan, evinin bahçesine olsun bir iki ağaç dikmez mi?”
Bahçeye bir kök ağaç dikme; ama çal boyayı duvara, renklensin dünya…
Sahra’daki tek ağacı kamyonla devirip yerine metalden anıt ağaç diken ey insan, öylesine çoksun ki yeryüzünde, sana nasıl tahammül ediyor bu doğa, şaşmamak elde değil…
Afyon’a yaklaşırken karşı yamaçlardaki OGM yazısı dikkatimi çekiyor.
“Bak!” diyorum Murat Beye. “Bu daha gerçekçi.”
“Murat Bey gülüyor.
“Ama tepeler çıplak” diyor.
Yaklaştıkça eteklerdeki insan eliyle dikildiği belli olan ağaçlandırmayı görebiliyoruz.
“Marifet Marmaris’e Fethiye’ye, Bodrum’a doğanın bahşettiği ormanların önüne, sanki Ankara Beyleri yetiştirmiş gibi dev fotoğraflı afişler asmak değil, bu çıplak dağları ağaçlandırmak.
Marifet, Gökova’nın cennet koylarına saraylar yaptırmak değil; bu kanla sulanan toprakları cennete çevirmek.” diyorum, kendi kendime.
Biliyorum, duyan yok.

– II
AFYON’A VARINCA

25 Ağustos, Saat: 17.30

Afyon, her şeyden önce dedemin anılarıyla çocukluğuma işlemiş bir kent.

1960’lı yılların sonunda ister trenle, ister otobüsle geçeyim; her geçişimde o çıplak tepelerde; tek sıra söğütlerin çizdiği derelerde hep dedemden izler aramışımdır.

Akören neresi ola ki?

Ya Tınaztepe?

O, en çok Çalköy’ü anlatırdı. Çalköy nerededir şimdi?

1975’te tayinim Afyon Eğitim Enstitüsüne çıkınca dedemin anlattığı yerleri doya doya görebilirim ye sevinmiştim. 1. MC ( Milliyetçi Cephe ) hükümetinin kurulmasıyla birlikte kendimi Yozgat’ta buluverdim.

Evim Afyon’da, kendim sürgünlerde…

Geçim derdiyle, devlet baskısıyla; devlet biziz diyenlerin saldığı korkuyla geçen üç yıl…

Ne yazık ki dedemin anlattığı savaş meydanlarını göremedim.
Oysa dedem, biz Afyon’u görmüşüz gibi anlatırdı. Beynimiz, onun anlattığı dereleri, tepeleri; ağaçları, pirenler, kayaları, köyleri kendi bildiklerimizle karşılaştırırdı hemen. Onun anlattığı Yunan askerleri, bir filmde gördüğümüz yunan askerleri oluverirdi.

Ama dedem Atatürk’ü çok başka anlatırdı. O, onun
başkumandanıydı. O, tek ve eşsizdi.

O olmasaydı; biz olmayacaktık.

O olmasaydı, kim bilir İtalyanca mı olurdu ders kitaplarımız, Rumca mı?

Dedem, beş vakit namazını kaçırmazdı; ama hacı hoca takımına da pek yüz vermezdi.

“Bunlar savaşan değil, sıvışanlardı.” derdi, kızdığında.

O, “Biz bu ülkeyi, içimizdeki hainlere rağmen kurtardık. O hainler, sıçan gibidir. Bu millet ne zaman dara düşse orta yere ilk onlar fırlar.” derken kimlerden söz ederdi, bilmezdim elbet.
Mola verdiğimiz yol üstü tesis tıklım tıklım. İnen hemen lokanta bölümüne saldırıyor. Satış reyonları özensiz. Masalar, gelişigüzel siliniyor. Alafrangası olmayan tuvaletler mecbur olmasan girilmeyecek cinsten. Tuvalet çıkışında 1 TL alıyorlar.
“ Neden dolarla değil?” diye takılıyor bir vatandaş…

Görevli duymazdan geliyor.

Yemek yiyoruz, para veriyoruz. Tuvaletten niye alıyorsunuz, diyor bir başkası.

Su kullanıyorsunuz, diyor bu kez görevli. Hizmet alıyorsunuz.

Yan taraftaki mescidi işaret ediyor bu kez ilk konuşan…

Bak orası da hizmet. Orada da su kullanılıyor. Oradan niye para almıyorsunuz?

“Orası ibadet.” diyor. Arkadan bu sorulara bozulan biri.

– III-
ZAFERTEPE’ DE

25 Ağustos, saat: 18.00

Nihayet nicedir hayal ettiğim yerdeyim.

Daracık köy yollarından geçiyoruz. Yolda bizden başka hiçbir taşıt yok. Akcaşar, Yıldırım Kemal, Selkisaray…

ve Çalköy.

Şimdi dedemi hangi tepeye sormalıyım? Buralarda yaşlı, çok yaşlı bir ağaç olsa belki o hatırlar?

Küçük Mehmet’i bilir misiniz? Zobuoğlu Küçük Mehmet.
Gençlik fotoğrafı da yoktu ki, size gençliğini tarif etsem.
Ben onu, fötr şapkalı bilirim. Ağzında illa ki birinci sigarası.

“Dut yaprağına ot sardım, içtim.” Derdi.

Hangi dutun yaprağıydı ki o.

Cibali sigara fabrikasına da mı el koymuştu yoksa duyun-u umumiye?

Mehmet’ti o,
Zobuların soy sürdüreni
Bir oğul, bir kız
Ve tığlı kızı Hatçe’yi
Emenet edip can dostu Yanni’ye
Yürümüştü Mustafa Kemal’e
En çok da eşkıya korkusu yaşayarak.

Memet’ti o,
Henüz yirmisinde
Boyu posu küçük
Yüreği kocaman
On binlerden bir Memet
Nasırlı ayaklarında pürenden çarık
İnivermişti Kocatepe’den Çalköy’e
Dumlupınar sırattı sanki
Ya kanatlanacaktı Akdeniz’e
Ya dönecekti yüz geri Asya’ya doğru.

Memet’ti o
Ömrü savaş meydanı
Ocaktaki külü eşelerdi ezanla her sabah
Anılar mıydı uyanan maşanın ucunda,
Kızaran kara kor mu?
Buluşunca tütün ve ateş
Açardı anılar kitabını
Anlatırdı kaldığı yerden,
Siperden sipere atlayarak.

Dedem Küçük Memet,
Hoşlanmazdı sarıktan, sakaldan
“İman kalpte,
Erdem akılda.” derdi
Sabrı çoktu amma;
Dayanamazdı haksızlığa,
Hazzetmezdi boyun büküp
Gerdan kırandan,
Hazzetmezdi yalakadan
Ben, derdi.
Düşmanın bile mertini severim
Çünkü ben,
“Mustafa Kemal’in askeriyim
Bağımsızlık ve özgürlük
Benim karakterim.”
( Küçük Memet)

Zafertepe gerçekten huzur veren bir yer.

1864 yılında yapımına başlanmış ve 1964 yılında hizmete açılmış. Bakımlı, pırıl pırıl. Hele yemyeşil çimenler sanki çölde vaha gibi.

Mustafa Kemal, 30 Ağustos’ta Başkumandanlık Meydan Muharebesi’ni bu tepeden sevk ve idare etmiş.

Yönümü batıya dönüyor, Ada tepeleri arıyorum. 1922’nin 30 Ağustos’unda tam da bu saatlerde düşmana son darbenin vurulduğu yerler oraları.

Tepedeki anıt, özgün yapısıyla görülmeye değer. Uzaktan çatılmış silahların ortasında tutuşmuş bir meşale izlenimi yaratan anıtı oluşturan üçgen bloklar, kendisine yapılan haksızlıklara karşı tek vücut olmuş ulusumuzu simgeliyor.

Anıtın çevresindeki onca yazıdan birini okurken derinlere dalıyorum:

“Bir memleketi zapt ve işgal etmek o memleketlerin sahiplerine hâkim olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim olmanın imkânı yoktur.”

Acaba diyorum; “Biz, her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız.” derken birileri neyi kastetmişti?

-IV-
ÇAKIRÖZÜ KÖYÜNDE

25 Ağustos, saat: 23.00

Şuhut, Büyük Taarruz’un çok önemli merkezlerinden biri.

Atatürk Nutuk’ta; “24 Ağustos 1922’de karargâhımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha naklettik.” diyerek anlattığı o gün 2005 yılından beri “Zafer Yürüyüşü” olarak kutlanıyor.

Saat 23.00’te biz de Atatürk’ün sözünü ettiği çadırlı ordugâhın bulunduğu Çakırözü’ndeyiz.

Bayraklarıyla, flamalarıyla marşlar söyleyerek yürüyen katılımcıları görünce iyice heyecanlanıyorum.

Yalnız değiliz…

Yeterince çok muyuz peki?

Tören alanında o dönemin giysileriyle dolaşan askerlerle söyleşen, anı fotoğrafı çektirenlerin arasından durmaksızın Kocatepe yoluna çıkıyor; ses ve ışık gösterileri yapılan Sekicek tepesine doğru yürüyoruz.

Yollar tenha. Ya biz geç geldik, ya program henüz başlamadı.
Keşke katılımcıların ellerine birer tarihçe ve program kitapçığı tutuşturulsa. Diyelim ki bunun için bütçe yok İnternet üzerinden de yapılamaz mı bu?

İlk kez “Her şey daha iyi olmalıydı!” diye geçiriyorum içinden. Şimdi bu yollarda on binler yürümeliydi. Teknolojinin bu denli geliştiği bir çağda, bu ışık ve ses gösterileri neden bu denli sıradan?

Buralar sadece 25-26 ağustos gecesi değil; yıl 12 ay ziyaretçilerle dolup taşmalı. Kurtuluş savaşını okullarda değil buralarda öğretmeli. Buraların havasını teneffüs eden çocuklarımızın çok daha tutarlı yurtsever olarak yetişeceklerinden kuşkum yok.

Canım sıkkın…

Yaklaşık iki kilometre daha yürüdükten sonra geri dönüyoruz. Kocatepe’ye tırmanmaya azimli gençler hızla yanımızdan geçip gidiyorlar.

Zaman zaman “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” sloganları atılsa da çoğunluk suskun. Bunun duygu yoğunluğunun ve enerjiyi verimli kullana isteğinin sonucu olduğunu düşünüyorum.

Sağdaki dereye sıkışmış söğütlere bakıyorum. 100 yaşında olan var mı ki içlerinde? O geceyi yaşayan.

“ Atların sesini dinledi
Nefesleri bastırıyordu nal seslerini
Es, dedi rüzgâra, en yaşlı söğüt
Savur dallarımı,
Ben sesimde saklarım gidenleri.

Kocatepe’ye doğru ayazdı gece;
Çiysiz, kuru…
Uyan dedi neme yaşlı söğüt
Yıka yüzünü palamut çalılarının
Çoban yastıkları çiçeklensin
Cırcır böcekleri, çekirgeler
Bayram yerine çevirsinler boğazı
Bu gece uyumak bize haram.”

Bir kaya arıyor gözlerim. Kayalar ne de ketum tanıktırlar. Her şeyi görüp hiçbir söylememek nasıl bir şey ola ki?

Yüzbinlerce; hatta milyonlarca yıl; bir coğrafyanın tanığı olmak ne muhteşem bir şey. Biri kayaların dilini öğrenmeli, Konuşmalı onlarla. O geceyi sormalı.

O gece de böyle dolunay var mıydı?

Durup gecenin sesini dinliyorum.

Cırcır böceklerinin kesik kesik ve çekirgelerin biteviye sesleri gecenin ne denli canlı bir zaman dilimi olduğunu göstergesi.

O gece, nal sesleri duyulmasın diye atların ayaklarına keçe sarılmış mıydı gerçekten?

Yeniden tören alanındayız. Alan sıkış tepiş. En öndekilerin dışında kimsenin bir şey göremediği yerde bir bando kesik kesik müzikler çalıyor. Arkadan insanlar bağırıyor.

“İzmir Marşı!”, İzmir Marşı!”

Bando şefi olduğunu sandığın kişi:

“Bu kadar İspanyol şarkısı çaldık ya!” diye bir şeyler söylüyor.

Şefin sözleri gecede mi uzayıp gidiyor, yoksa beynimde mi, ayırt edemiyorum.

96 yıl önce tam bu gece, bu ülke bağımsız olsun, bu halk özgür yaşasın diyerek tam da buradan, atlı – yaya 14 km 1864 rakımlı tepeye tırmananları düşünüyorum.

Ayakucuma çarpan bir taşı alıp gücüm yettiğince sıkıyor, sıkıyorum.

Biliyorum taş çatlar; ar damarı çatlamaz insanoğlunun…

Durup dolunaya bakıyorum; yıldızlara bakıyorum…

Bu toprakları canları pahasına kurtaranların ruhlarını arıyorum.

– V-
KOCATEPE YOLUNDA

26 Ağustos, saat 01.30

Otobüsümüz Salar kavşağından sapıyor. Yollar dar ve bozuk. Değirmenayvalı köyü içinde yön bulma aletinde kadın, “Yirmi metre sonra sağa, elli metre sonra hafif sola dön!” diye çırpınsa da biz birkaç kez yolumuzu kaybediyoruz. Şoför kızgın. Ben kimseye belli etmesem de memnunum. “Aradan geçen bunca yıl sonra bu köylerde değişen ne?” soruma yanıtlar bulmaya çalışıyorum.

Yollar dar, eğri büğrü bakımsız. Evler hâlâ yoksulluk göstergesi. İnsanlar da değişmemiş.

Gecenin bu saatinde yollarda birilerini görmek ve yol sormak mucize gibi bir şey. Ama her yanlış gittiğimizi fark ettiğimizde karşımıza soracak birileri çıkıyor.

– Yağnış gelmişin. … metre geri git, saa/ sola sap.

Bu tarifler de pek işe yaramıyor.

En sonunda bir genç otobüse atlıyor;

“Ben, size yolu göstereyim.” diyor.

Arkadaşları gülüşüyor arkasından.

– Len deli, gec’oltu nassı gelcen dādan?

Gerçekten de delikanlı olmasa köyden çıkamayacağımızı çok geçmeden anlıyoruz. Dar sokaklarda bir ileri bir geri dönerek tepelere tırmanıyor otobüsümüz.

Bir kavşağa varınca genç:

– Bundan sonası goley, diyor ve otobüsten atlıyor.

Delikanlı yol aşağı süzülürken, yardımseverliğimizin buralarda hâlâ yaşıyor olmasından çocuklar gibi seviniyorum.

Dolunay çıplak tepeleri okşuyor adeta. Bir yanımız uçurum yollardan Büyükkalecik’e doğru yol alıyoruz.

Kurtkaya neredeydi şimdi? Aklımda Yüzbaşı Agâh ve arkadaşları. Nası söylemeli, Ziveroğlu Agâh’ın destanını.

“Henüz yirmi ikisindeydi
Vuruşa vuruşa geliyordu
Sakıkamış’tan, Kop’tan
Karabekir ocağında pişmiş
Çakmak pınarında su verilmiş çelikti

Mülazım-ı sâni Ziveroğlu Ağah
Ve Mülazım-ı evvel Feyzullah
Ve Halep’ten,
Ve Bodrum’dan,
Ve Bismil’den
Aydın’dan,
Erzurum’dan,
Konya’dan
Koşup gelmişlerdi
Vatan için,
Vatanın dört bir yanından.

Topu topu yüz elli yiğittiler
Düşmansa iki bin beş yüz…
Top,
Tüfek,
Bomba…
Donanım tamdı.
Üç kat tel örgü arkasında
Geçilmiyordu işgalin havasından
Ama bağımsızlık ateşi
Yaman mı yamandı…

Topu topu yüz elli yiğit
Kurtkaya’dan yukarı baktılar
Kocatepe’den bir kartal gibi
Afyon Ovasına uçacakmış gibi duran
Mustafa Kemal’i gördüler
Kırk üçündeydi en yaşlıları Göcekli İsmail.
Borlu Şerif ve Haçinli Ahmet
On altısında,
Bıyıkları bile terlememiş.
Saldırdılar düşman üstüne
Tel örgü de neymiş, dediler.

Çoktu düşman,
Ağırdı silahları.
Vuruştular bütün gün
Düşenler kaldı oracıkta
Sağ kalanlar yoruldu
O gün akşam
Daha bir tez mi olmuştu ne?
Tüfek çatıp, dinlenin! dedi,
36. Alay Komutanı Osman Nuri Paşa
Endişeliydi elbet.
Bu bir emirdi.
Ama dinlemedi Mülazım-ı sâni Agâh
Kurtkaya tepesinde
Dalgalanmadan albayrak
Dinlenmek de neydi ki
Kalktı, sağ kalanlar
Silah sıkabilen yaralılar
Bir ok gibi atıldılar yeniden
En önde Mülazım-ı sâni Agâh
Yirmi iki yıllık bedeninde 17 yara
Kurtkaya’da dalgalanırken bayrak
Uzandı gölgesine
“Selam söyle bölüğe” dedi Ali Çavuş’a
Şimdi hâlâ oradadır,
Yüzbaşı Agâh ve yüz yiğit
Sabah çorbalarının buğusudur
Rüzgârdır çıplak tepelerde
Kuru derelerde suyunu arayan yarpuz.
(Yüzbaşı Agâh Diliyledir)

Hamdi Topçuoğlu