PRENSES OTELİN PRENSLERİ

0
1398

Can sıkıntısı ile ilgili olarak bazen boyumu aşan cümleler yazıyorum. Özür dilerim. Bundan sonra daha adil olmaya özen göstereceğim. Çok sevdiğim öğretmenlerimden biri can sıkıntısı gereklidir demişti. Özellikle çocukların eline sakın tablet, telefon, bilgisayar vermeyin. Canları sıkılsın. Bu durum onları arayışa iter. Can sıkıntısından kurtulmak için eğlenceli oyunlar bulacaklardır. Akşama kadar televizyon izletmeyin. Bırakın canları sıkılsın. Bunu sadece çocuklarla sınırlı algılamak doğru değildir. Can sıkıntısı büyükler üzerinde de aynı etkiyi yapar.

Kış her zaman olduğu gibi yine sorgusuz sualsiz çıkıp gelmişti. Git desek küsüp gitmezdi ki… Bizi kapalı mekanlara hapsediyordu. Mecburen kahvede oyun oynuyorduk. Ben hep yancıydım. Tamam, beleşçi olmasına beleşçiydim ama edebimle oturuyordum. Oyuna kesinlikle karışmıyordum. Ne ağzımdan laf kaçırıyordum. Ne de göz kırptığım oluyordu. Her gün öğleden sonra kağıt oynuyorduk. Akşamları okey. Ve sonra içimizden biri “hadi bira içelim, diyordu. Lafı ikiletmeden hemen içiyorduk. Geldiğimin kaçıncı akşamıydı bilmem biri çıkıp “hadi sucuk yapalım,” dedi. Oysa az önce evlerimizden, akşam yemeğinden gelmiştik. Kimse itiraz etmeyince ben de sesimi çıkarmadım Kahvenin arkasındaki dükkânların birinden emanet piknik tüpü bulundu… Fırından iki ekmek, kahveciden kapkara olmuş eski bir tava alınıverdi. Bir bildikleri vardır diyerek ben hiç karışmadım. Her iş ustasına kaldı. Sucuklar biraz kalın doğrandı. Yağda kızarmaya başlayan dilimler hafif çukurlaşınca tavaya birazcık su kondu. Sucuğa su katıldığını ilk kez o akşam gördüm. Pişince sünger gibi kabardılar. Hayatımda bu kadar güzel sucuk yememiştim. Üstelik hiç birimiz aç falan da değildik. Tok bir kuzu yermiş derler. Haklıymışlar.

Ne yapsak ne etsek yine de sıkılıyorduk. Sıkı can iyiymiş diyorlardı. Çabuk çıkmazmış. Nasıl çıkmayacak? Bu psikoloji bizi verem edecek. Kanser edecek. Depresyonun diplerini tırmalıyoruz. O kadar yani… Bazen bira saati gelip çatmadan sokaklarda bir tur atıyorduk. Issız sokaklar kömür kokuyordu. Sokak lambalarının altında biraz duraklayıp daha önce onlarca kez dinleyip güldüğümüz bir olayı yeniden dinliyorduk. Anlatan da her zamanki gibi heyecan ve ilgi görmenin o tuhaf keyfinde. Böyle akşamların birinde sokağın karşısına geçen bir kediyi bile kovaladık. Bir gören olsa, “boyunuzdan, posunuzdan utanın dese,” yerin dibine gireceğiz. Yatağa sabaha karşı giriyordum. Ve ertesi gün öğlen üzeri kalkıyordum. Ve yine de kısacık kış günleri bitmek bilmiyordu. Geldiğimin birinci haftası bile dolmamıştı ama ben tükenmeye başlamıştım. “Gel, devlet yancılara maaş bağlayacakmış,” deseler orada durulacak gibi değildi.

İkindi üzeri falan olmalıydı. Arkadaşlardan biri “senin takım elbisen vardır dimi?, dedi.
– Var ama izinliyim diye getirmedim.
– O zaman git kendine bir takım elbise al.
– Takım elbiseyi ne yapcaz. Bankada işe mi girdik?
– Gel sen benim sözümü dinle. Git kendine bir takım elbise al…
– Senin takım elbisen var mı?
– Sadece benim değil bütün arkadaşlarımın var.
– Hayda… Ne ayaksınız siz ya? Ne takım elbisesi. Siz kravat bağlamasını bile bilmezsiniz.
– Evet bilmeyiz. Öğrenmeye de hiç hevesli değiliz. Birini bulup bağlattık. Çözmeden takıp
çıkarıyoruz.

Takım elbise demesi kolay. Nerden baksan dünya para… Etrafta bilmediğim bir şeyler dönüyor. Ama ne? Üstelik şimdi kalkıp şehre gitmek lazım… Paçasıydı, beliydi, kol boyu falan zaten ancak yarın teslim alabilirsin. Ben yokum desem. Arkadaşlığa sığmaz. Arkadaşlık biraz böyle bir şeydir çünkü. Nedenini bile bilmeden kavgaya girmek. İkirciklenmeden dibi görünmeyen bir suya atlamak… Her zaman sana güvenen insanların sonuna kadar hep arkasında durup destek olmaktır.

Şehre takım elbise almaya gitmedim. Terzi abimiz bana bir güzellik yaptı. Tanıdık birinden benim için bir elbise ayarladı. Takım elbise emanetti. Bedenime tam uymadığı için de zaten emanet gibi duruyordu. Bizimkilerin takım elbiseleri zaten terzi dükkânında duruyormuş. Bazen haftada veya on günde bir takım elbiseler giyilip bir yerlere gidiliyormuş. İşin gizli saklı olması beni biraz kıllandırdı. Bunun altından bir çapanoğlu çıkacak. Besbelli… Nasıl yani, eve çıplak mı gidiyorlar diye düşünmüştüm. Hayır, geri gelince takımları askıya asıp diğer giysilerini giyiyor eve öyle gidiyorlarmış.

Takım elbise meselesi işte bana çok ilginç geldi. Bizim buralarda düğün bayram olmadan kimse takım elbise giymez. Düğün dediysem yakın bir akrabanın düğünü olmalı üstelik. Bunların hepsi evli barklı, çoluk çocuğa karışmış insanlar. Kimseye haber vermeden bir haltlar karıştırıyorlar ama ne? Benim eşim olsa anında yakalar.
Dolaptaki takım elbisene ne oldu? Bayramlıkların nereye gitmiş senin?
Terziye götürdüm hayatım. Biraz düzelttirip geri getircem.
Senin terzi de pek beceriksiz çıktı? İki haftadır takım elbiseni düzeltemedi gitti.
Gak guk derken yalanım ortaya çıkıverir. Oysa bunlarda ne şüphelenen var ne arayıp soran. Peki terzi neden onların elbiselerini dükkanda saklıyor? Para almadan ütüleyip asıyor? Kendisi de arada bir ekibe katılıyormuş da ondan elbette.

Neyse, anlatacakları boş laflara boğmayayım. Akşam erkenden kasabaya iniverdi. Herkes evinde yemeğini yedi. Çayını içti. Yalanını söyleyip kahveye geldi. Yalan konusu biraz hassas mesele. Herkes farklı yalanlar söylememeliydi. Çünkü eşler her gün olmasa bile zaman zaman bir araya gelip, görüşüyorlardı. Bu seferki yalan; uzak bir köydeki asker arkadaşına gidilecek orada o gece kalınacaktı. Yalanlar günler önceden hazırlanıyormuş. “Erkek adamın evinde sözü geçer, dediler. Karısı öyle her şey için ahret sorusu soramaz. Bazılarımız sakal tıraşı, enseyi düzelttirmek için berbere gitti. Zaten acele etmeye gerek yoktu. Beklerken bakla da nihayet ağızdan çıkıverdi. İzmir’e gidecekmişiz. Hepimiz iki dirhem bir çekirdek dükkânın önünde bizi bekleyen arabaya sıkış tepiş bindik. 1981 model 131 Şahin’e altı kişi ancak böyle binebilirdi zaten. Arabamızın kaportası pırıl pırıl… Gerisini ne siz sorun ne ben anlatayım. İzmir’e varmadan can teslim etmese bari. İçeriye egzoz dumanı, benzin kokusu giriyor. Azıcık dikkatsiz olsanız dört tekerin dördü de ayrı yöne gidecek. Öylesine başına buyruk bir şey…

Beyaz Şahin’imiz bizi mahcup etmedi. Yokuşları keçi gibi tırmandı. Bir saat içinde bizi Balçova’daki Prenses Otel’in arkasında bir sokağa bıraktı. Bana kalsa otelin önüne çekin derdim. Niye arka sokaklarda park edecek yer arayalım. Verirsin kapıdaki görevliye anahtarı. Artist gibi girersin içeri. Yok, öyle olmazmış. Arabayı görseler bizi içeri almazlarmış. Takım elbiselerin sırrı en sonunda çözüldü işte. Biz gariban köylüler değiliz. Kelli ferli takım elbiseli zengin adamlarız. Bir elbise insanın havasını bu kadar değiştirir mi yahu? Pes yani. Küçük kasabanın ezik gençleri gidip yerine dünyanın efendileri geldi. Buraya kumar oynamaya geldik. Para bizim köpeğimiz olsun icabında… Biz bu gece güzel prensesin öptüğü altı çirkin kurbağayız. Prenses otelin prensleriyiz.

Otelin kapısına gelmeden önce cüzdandaki bütün paralar tek bir kişide toplandı. Miktarlar küçük bir kâğıda yazıldı. Ve herkese ellişer milyon verildi. Yani bu günün parası ile elli lira. Bunlar hepsi yol bilen, izan bilen tecrübeli çocuklar. Bazen gaza gelip bütün parasını burada bırakabiliyormuş insan. Bizim amacımız kumar oynamak değil. Eğlenmek, yemek içmek, can sıkıntımızı buralarda savurup atmak… Neden ellişer lira dedim. Gazinoya giriş için en az elli liralık marka almak gerekiyormuş da ondan.

Otelin kapısında bizi general kılıklı kapıcı karşıladı. Smokin tarzı ceketinin kuyruğu nerdeyse yere değiyordu. Adamın uçları koçboynuzu gibi kıvrık bıyıkları vardı. Şimdi olsa kesin bir selfi çektirirdim. Belki de bu bıyıklar yüzünden işe alınmıştı. Kapıdan içeri girip lobiyi geçtik. İki kanatlı geniş bir kapıdan kumarhaneye girdik. Bizimkiler daha önce defalarca gelmişler. Onlara göre bir acayiplik yok. Bir tek ben yabancıyım ve bir tek en şaşkınlık içindeyim. Ağzım açık kaldı derler ya aynen öyle. Marka satılan gişenin önüne gelinceye kadar belki de on kez hoş geldiniz dediler. Hepsi güler yüzlü ve hepsi iki dirhem bir çekirdek.

Kumarhanenin otelden farklı bir havası var. Masal diyarı gibi… Herkes gülüyor, eğleniyor. Herkes capcanlı ve pırıl pırıl… Camiye ilk kez gitmiş biri gibi arkadaşlarımı göz uçumla takip ediyorum. Onlar ne yaparsa ben de aynısını yapıyorum. Kumar oynamak için hiç acele etmiyorlar. Tek kollu canavarların önüne oturdular. Bir iki marka attılar. Makinelerde oynuyormuşuz ayağına yatıp gelen içkilerimizi yudumluyoruz. Sakın önüne her gelen içkiyi içme diye beni uyardılar. Onlar ilk geldiklerinde her gelen içkinin tadına bakmışlar. Hepsi de küfelik olmuş. Ne ile başlarsan onunla devam ettiler. İçkilerden çok anlamam. Filmlerde görmüştüm. Klas adamlar hep viski içiyorlardı. Benim onlardan ne eksiğim vardı. Ben de viski ile başladım. Ortalıkta birbirinden güzel garson kızlar, ellerinde tepsiler, alkollü alkolsüz içecekler, çerezler, atıştırmalıklar. Kibrit ve küçük paketlerde beşli sigarlar. Böylesine bir bolluk bu yaşıma kadar hiçbir yerde görmedim. Slot makineleri bazen para akıtıyor. Ve bütün ışıklar sesler sizi oraya yöneltiyor. Kazanan ve mutlu insanlar görüyorsunuz. Sesler ve hareketliliğe bakarsan bu kumarhane bu gece kesin batar dedim. Çünkü herkes kazanıyormuş gibi bir hiç içine dalıyorsunuz.

Tek kollu canavarlardan sonra rulet masasına gittik. Blackjack (21) oynadık. Pokere hiç ilişmedik. Bir süre sonra kumarhanenin sahnesinde dans gösterileri başladı. Gerçekten güzel müzik yapan bir topluluk sahne aldı. Eğlencenin bini bir para… Gırla gidiyor. Bizimkilerden de oyunlarda üç beş kazanan oldu. Büyük para kazanmadığımız sürece oyun oynamak serbestti. Ama hani bir yanlışlık olur diyelim bin veya beş, on bin kazandık. Kesinlikle o parayla oyun oynamayacaktı. Her şey en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. Oyun masalarında tek tük yaşlı ve gerçek kumarbaz kadınlar ile erkekler vardı. Kumarhanenin onlara özel bir ilgi gösterdiği kolayca anlaşılıyordu. Orada garson olarak çalışan ve biz gak demeden içki, guk demeden çerez, sigara veya atıştırmalık getiren kızlar yarın bizi sokakta görseler selam bile vermezlerdi. Zaten bizler de yanlarına gidip selam vermeye cesaret bile edemezdik. Bu kadar güzel kızı nasıl bir araya getirmişlerdi. Akıllara ziyan işler gerçekten. Burası bizim gündelik hayatımızın çok uzağında bambaşka bir dünyaydı. Yiyorduk, içiyorduk ama mayışmıyorduk. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan saatler sabaha yaklaşmıştı. Ekibi toplayıp kumarhaneden çıkmaya karar verdik. Adam başı ellişer lira verip yedik içtik ve eğlendik. Bu paraya hiçbir mekânda bu kadar itibar göremezdik. Hiç kimse bu paraya bize o ikramları da yapmazdı. Prenses otel bunu bilse bizi sokağından bile geçirmezdi.

Ben bilmiyordum ama içimizden biri dönüş yolunda araba kullanmak için önceden belirlenmiş. Ona sarhoş olmak ve ölçüyü kaçırmak yasaktı. Zaten hiç birimiz de zil zurna sarhoş değildik. Arabayı arka sokaktaki yerinden alıp Kordon’ gittik. Bütün şehir henüz uykuda olduğu için sahil harikaydı. Uzun uzun yürüyüp güldük, konuştuk ve biraz da açıldık. İlk açılan dükkânların birinde sabah çayımızı içtik. Kasa olan arkadaşımız çıkarıp herkesin parasını ide etti. Ben boşta bulunup çorbacıya gidelim demiştim. Ama herkesin midesi tıka basa doluydu. Günün ilk ışıkları ile yola çıktık. Her geçen dakika yollar kalabalıklaştı. Sokaklar işine giden insanlarla kalabalıklaşmaya başladı. Kasabaya döndüğümüzde güneş çoktan yükselmişti. Elbette usta gelip dükkanı daha açmamıştı. Bizdeki anahtarla kapıyı açtık. Takım elbiseleri çıkarıp askılara astık. Sonra uyumak için evlerimizin yolunu tuttuk. Bizim böyle uzaktan bakınca sütçü beygiri gibi göründüğümüze bakmayın yanılırsınız. Biz dün gece Prenses otelin beyaz atlı prensleriydik. Ve hani hep kasa kazanırdı.

Not: Olaylar ve insanlar kurgudan ibarettir. Gerçekle yakından uzaktan ilgisi yoktur.

Bursa
Mart 2018

Seyfullah