İNSANLIĞIN TUHAF İLİŞKİLERİ 1

0
2482

Akşam hava kararmak üzere, telefonum çalıyor. Komşum Seher abla, yarın doktora gidecekmiş, minibüs parası yokmuş benden yirmi lira istiyor. “Tamam, biraz sonra markete giderken bırakırım” diyorum, telefonu kapatıyoruz. Şöyle bir düşünüyorum; bu kadına emekli maaşı neden yetmiyor? Yalnız yaşıyor, çocukları babasının yanında şehir dışında, sadece kira ödüyor o da çok küçük bir meblağ, gezmez tozmaz, gidecek pek bir yeri yok, belediyeden yardım alıyor, yediği kendine, başka neye harcasın, aklım almıyor? Bir derneğin çay ocağında işe başladı, temizlik çay bulaşık, oradan da az bir para alsa şükür geçinir. Ama nafile, bu kadın ay sonunu getiremiyor.

Seher ablanın benimkinden büyük televizyonu var ama uydu bağlantısını yaptıramamış, yaptırsa apartmanın çanak anteninden bedava kanal izleyecek. Fakat uydu kablosunu çekecek para olmadığından internet bağlatmış, televizyonu oradan izliyor, ne güzel? Geçen günlerde sordum “neden karanlıkta oturuyorsun?” diye, “internetim yok” dedi. Bir hafta geçmedi ki belediyede çalışan bir tanıdığından rica etmiş, internetini kadına açtırıvermiş. Bana da anlata anlata bitiremiyor: “Allah razı olsun ondan”. Seher ablaya şöyle sormak istiyorum: “Geçen hafta aldığın emekli maaşını fareler mi yedi?”

Seher ablanın ortaokula giden kızı, geçen yaza kadar onun yanındaydı. Geç yaşta doğurulmuş, asi şımarık bir kız. Psikolojik problemleri, aile yapısının bozuk olmasından kaynaklı, çocuğu suçlamak çok zor, davranışlarına dur demek çabası. Seher ablayı üzüyor, parasını alıyor, annesini istediklerini yapmadığı için öldürecek. Kavga patırtı, Seher abla kolayını bulamadığı için kızı babasının yanına memlekete gönderiyor. Kızı, Seher ablanın yanındayken bazen yemek götürdüğüm oldu. Komşum o günlerde dilenecek kadar ekonomik zorluk çekiyordu. Acıdık, uzun zaman ödeyemediği doğalgaz faturasını şirket sahibi bir arkadaşımdan rica ettim, borcu kapattık. Seher abla sevindi, yemek yapabildi, banyo yapabildi. Ama gel gelelim aradan çok zaman geçmeden Seher abla koltuk takımlarını değiştirdi. İnsan “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?” soruyor. Sözü başka, yaptığı başka… Şöyle bir kendimce düşündüm, insanlık ne tuhaf? Kime acımak gerek, kime iyilik yapmak gerek, kime yardımcı olmak gerek düşünmelisin. Ya ben çok iyiyim ya da o, yapılan iyiliği kullanan bir insan. Belki de başkalarından gördüğü iyiliklere alışmış, işine gelmiş, bunu alışkanlık edinmiş, hatta acındırarak isteme hayat felsefesi olmuş, çaktırmadan hayatını bu şekilde geçindiriyor.

Koltuk takımından sonra, Seher ablanın bu tutarsız hayat tarzını görünce yapacağım tüm iyilikleri cebime geri soktum. Çünkü ihtiyacı yoktu. Kendime iyilik yapsam daha güzel olacak diye düşünerek bir süre elimi ayağımı kendisinden çektim.

Acımak, pek de iyi bir şey değildir. Aklın ve duygunun karıştığı, hatta bazen birbirine girdiği, kendini sorguladığın ve hatta çekiştirdiğin bir duygu silsilesidir acımak. İnsanı kendi durumunu bile düşündürmeden yaptığı hataların çıkmazına sokar. Işığı başkasına verirken kendini karanlıkta bırakmak gibi zararlıdır, acımak. İnsanoğlunun acımayı kullanarak yapabileceği, yaptırabileceği bir çok dalaveresi olabilir. İnsanoğlu haindir. Bazen de çok faydalıdır, yaptığınız iyiliğin sonucunda manevi huzuru yakalamışken içinize dolan mutluluk sizin yaşam felsefenizi bile değiştirir. Ama dikkatli olmak gerek, yaptığınız iyiliğin sonucunda karanlığa itildiğinizi fark ettiğinizde maddi ve manevi huzursuzluğun, kendini suçlamanın girdabı çok acı olur, siz acınacak hale gelirsiniz. Atalarımızın dediği gibi “Acıma, acınacak hale gelirsin!”

Seher abla, benden minibüs parası istediğinde aklıma, geçen günlerde evinin önüne gölgelik olsun diye aldığı büyük naylon çardak geliyor. Tam iki yüz otuz lira fiyatı olan çardak parasını yastık altına koysaydı da zor günde oradan alıp harcasaydı da başkasından istemeseydi? Daha geçen gün emekli maaşını alan bu kadının ne oldu da elinde parası bitti? Çok anlamış değilim. Neden internetini oraya buraya giderek başkalarına ödetiyor, neden minibüs parası dileniyor ve daha sonraki günlerde beş parasız ekmeğini nasıl alacak?

Seher ablaya markete giderken minibüs parasını götürüyorum, kapıyı zor açıyor, çok hasta görünümde bayıldı bayılacak ayakta zor duruyor. “Ne oldu?” diye soruyorum. “Çok kötüyüm, midem bulanıyor, hiç iyi değilim” diyor. “Mide bulantısı ve karın ağrısı. Hastaneye gideceğim” diyor. “Nasıl gideceksin?” diye soruyorum. “Bilmiyorum” diyor.

Aklım ve mantığımın arasında kalan acıma duygusunun tüm vücudumu sardığını hissediyorum. Tuhaf bir duygu, öyle ki; yirmi lira, internet, çardak, yeni koltuk, verdiğim yemekler, ufak tefek borçlar, yeni alınmış bahçe aydınlatma süsleri, evini ıvır zıvırla doldurduğu eşyalar, belediye yardımları birbirine karışıyor. Lanet olsun diyorum içimden, insan ilişkileri ne tuhaf? Hayatımın tüm zorluklarında başa çıktığım yalnızlığımı düşünerek verdiğim karara bir daha içimden lanet olsun diyorum. Seher ablaya da “hazırlan götüreceğim seni” kelimeleri ağzımdan çıkıveriyor.
İnsanım ben. Duygularım var, beni insan ilişkilerimde çıkarsız ve fesatsız düşündüren, sadece hümanist olan bir kalbim var. Bencil olmayan zihnim, acımanın tüm kötü sonuçlarını elimin tersiyle itiyor sanki. Sadece iyi olanı düşünüyorum. İyi olan kazansın. Her ne kadar bazen farkında olamasam da iyi olan kazanıyor. Çünkü iyim. Manevi güç bana yardım ediyor. Yani yaptığım her iyilik bana iyi olarak geri dönüyor. Buna inanıyorum. Evren meselesi.
Seher abla inleyerek arabaya biniyor. Ben hala mide bulantısı karın ağrısı diye düşünüyorum. Bana migren olduğunu hastanede söylüyor. Kendimden şüphe ediyorum acaba yirmi lirayı uzatırken kapıda veya arabada söylemiş de ben mi duymamıştım? Koşturuyorum hastanede, Seher abla inledikçe inliyor. “Acilde müşahedede yatırın” diye kızıyorum doktora. Doktor da bana aval aval bakıyor, “migren bu” diyor, “iğne yaptıktan sonra geçecek.” Migrene şahit olmadığım için anlamaya çalışıyorum, demek ki normal bir hastalık, evde de başa çıkılabilecek.

Hastanede her doktorun kapısı dolu, saat gece yarısına yaklaşıyor, kadıncağız inliyor, sıranın önüne geçiyoruz rica ederek ve sonunda iki iğne vuruluyor. Seher abla tekerlekli sandalyede beklemede, kırk beş dakika sonra yine doktor görecek. Bekliyoruz. Dakikalar geçtikçe de Seher ablanın acısı dinmeye başlıyor. Kadıncağızın gözü açılıyor.

Düşünüyorum. Benim ne işim var geceyarısı hastanede? Şimdi kitap okuyup, ayağımı uzatacaktım. Komşuyuz, insanız, yardım etmek gerek. Bugün sana yarın bana diyorum içimden. Yalnızlığın ne kadar zor olduğunu bir daha düşünüyorum. Kimsesiz olmak. Çaresiz olmak.
Kırkbeş dakika beklemeden doktorun odasına giriyoruz, reçeteye ilaç yazıyor. “Doktor bey migren için güçlü ilaç yazın da bir daha gelmesek” demek istiyorum, diyemiyorum. Hastaneden çıkıyoruz, ilaçları almamamız gerekiyor, nöbetçi eczane bulmalıyız. Şansa hastanenin hemen yanında bulunan eczane açık, eczane önünde arabayı park ediyorum. Seher abla koltuğunda kıpırdamıyor bile, ilacı ben alacağım anlaşıldı. Eczacı kız: “Devlet bu ilacı ödemiyor” diyor. Seher ablanın neden arabadan inmediğini anlıyorum. Gülüyorum içimden. “ Ücreti nedir?” Soruyorum. Otuz dört lira ödeyip çıkıyorum eczaneden. Seher abla Allah razı olsun diyor ve ardından “İlacı devlet ödemiyor” diye ekliyor.

Kendimi bir tuhaf hissediyorum. Aklım ve duygularımın arasında fırtına gibi esen acıma duygusunu boğmak istiyorum. Sanki bana pişkin pişkin gülüyor: “Aptal aptal aptal. Acımaya devam et! Bakalım sana kim acıyacak?” Diyor. Ben de araba camını açıp: “Git artık, iyilik yapıyorum, yaptıklarımdan Allah razı olsun, verdiklerim de sadaka olsun” diyorum. Camdan dışarı atıyorum acımayı. Ama aklım karışık, bu akşamki koşturmacamın sebebini düşünüyorum. Doktora göre migren evde atlatılacak bir hastalık sadece ilaçları gerek; bir daha sorguluyorum, bu akşamki bir tiyatro muydu ilaçları aldırmak için? Arabanın camından attığım acıma duygusuna biranda hak veriyorum. Aptal yerine konulmak, sinsice kullanılmak böyle bir şey demek? Yine de aklımı karıştıran bu kötü düşünceleri yok ediyorum kafamdan.

Komşumu eve bırakırken bana teşekkür ediyor. Çaresiz yalnız komşuma yardım ettiğim için manevi huzurla mutluyum. İnsanlığın tuhaf ilişkilerinde, kimseyi yargılamadan kendi içindeki hesaplaşmaları bırakarak, bazen de gördüğün yalan yanlış gerçekleri bir kenara iterek maneviyatın kazanması güzel bir şey. İnsanlık kazanıyor. İyilik kazanıyor. Evren de sana bu iyilikleri geri sunuyor. Önemli olan insanın iç huzuru, iç maneviyatının güzelliği.

Başımı yastığıma koyduğumda şunu soruyorum: “Bugün kendin için ne yaptın?” Cevabım şu oluyor: “Duygularımın iyiliğinde komşuma yardım ettiğim için mutlu oldum. Huzurluyum”

Nevriye Gürel

Facebook Yorumları