İZMİR’DE BİR SABAH

0
2018

İzmir Çaka Bey Kitap Fuarındaki imza günlerime bağlı olarak üç gündür İzmir’deydim.

Neredeyse bir yıl sonra yeniden İzmir’le buluştum. Özlemişim. 
Dile kolay, ömrümün 30 yılı İzmir’de geçmişti. 11 yıl önce de ata toprakları diyerek Muğla’ya dönerken daha sakin; ama kültür ve sanattan kopmayan bir yaşam düşlemiştim. Ata topraklarım, bana bunu, fazlasıyla verdi. Zamanı çok daha verimli kullanabilme şansım oldu.

İzmir işti, ev geçindirmekti benim için. Artırabildiğim zamanlarımı da sanatçı dost ve arkadaşlarımla geçirirdim. Ama sanatsal üretim için yeterince zaman kalmadığı için üzülürdüm.

Alsancak’ta küçük bir dershanemiz vardı. Narlıdere – Alsancak arası, arabamla da otobüsle de gitsem mutlaka bir, bir buçuk saatimi alırdı.

Bir gün düşündüm. Her gün gidiş geliş, en az 2 saatten, ayda 60 saatim, yani iki buçuk günüm taşıtlarda geçiyordu. Bu, yılda tam bir ayımın yollarda geçmesi demekti.

Kendime bu tür bir kötülüğü yapmamalıydım. İzmir’i terk etmemin ana nedeni buydu.

İşime geç kalmayı, bekletmeyi ve bekletilmeyi sevmem. Alsancak Garı’ndaki kitap fuarı saat 11.00’de açıldığı için sabahleyin saat 9.15 gibi yine Narlıdere’den yola çıktım.

Durağa iner inmez otobüse, Fahrettin Altay’da da hiç beklemeden tramvaya bindim.

Bir zamanlar denizin evlere dayandığı sahildeki bulvarın bir yıl içinde değişimine inanamadım. Bir an kendimi gelişmiş batının en güzel sahil kentlerinden birinde gibi hissettim.

Yolda, içimden kaç kez “Teşekkürler Aziz Kocaoğlu.” dediğimi bilmiyorum. 1968’den bu yana gelişimini, değişimini çok yakından bildiğim körfezin koynunda yarattığın bu inci gerdanlık bile Aziz Kocaoğlu adını İzmir tarihine altın harflerle kazımıştır.

Yol bu kez tez geçti. Oltacılar, bu kez küçük iskelelerden atıyorlardı oltalarını. Sahil boyunca bisiklet yolunda pedal çeviren, tartan pistte koşan, yürüyen İzmirlileri seyrederken içimden İzmir’e dönsem mi diye geçirdim. Hele hele 40 dakika kadar bir zaman içinde Alsancak Garı’nın önünde inince bir şaşırmadım desem yalan olur.

Acaba 10 yıl önce de böyle kısa sürede, üstelik konforlu bir yolculukla işime gidip gelseydim İzmir’i terk eder miydim?

***
Fuar, kapılarını henüz açmadığı için bir süre çevreye bakındım. Göremeyeceğimi bile bile karşı binaların üstünde Erdal Serigrafi levhasını aradım.

1970’li yıllar devrimciler, Demokratlar ve Atatürkçüler için kabus yıllarıydı. Çünkü ikide bir MC ( Milliyetçi Cephe) hükümeti kurulur, hemen sürgün furyası başlardı. Ülkenin dört bir yanına çil yavrusu gibi dağıtılırdık. Sorgu sual yoktu; tek neden ülkücü, Selamet ya da Adalet Partili olmamaktı.

Danıştaya dava açardık. O zaman mahkemeler; iktidarın hınk deyicisi değildi. Davayı kazanırdık; ama iktidar uygulamazdı ya da uygular; bu kez başka bir yere sürgün ederdi. Yeniden davalar açılır; bu kısır döngü iktidar değişene dek devam ederdi.

Her şey bir yana, 1980 darbesi ise üstümüzden silindir gibi geçmişti.

Buca Eğitim Enstitüsü’nden 80 civarında arkadaş bir kararnameyle alınmıştık. Kimimiz başka illere, kimimiz de İzmir’de değişik okullara “depo tayini” olarak gönderilmiştik.

Benim de şansıma Gürçeşme Ortaokulu düşmüştü. Her sabah okula gidiyor; imza atıyor; sonra da müdür tarafından bahçeye gönderiliyordum. Okul içinde durmam yasaktı. Öyle ya bizler 12 Eylül’ün vebalılarıydık.

İşte öyle günlerden birinde öğretmenlikten tamamen atabilirler endişesiyle medar-ı maişet motorunu döndürebilmek amacıyla, Yıldızlar yoldaşı olsun, Erdal Ağabeye gittim.

– Ne demek kardeşim. Gel işe başla, dedi.

Ben serigrafiden anlamazdım.

– Olsun dedi. Herkes bunu anasının karnında mı öğrenip geliyor?

Tatillerde Erdal ağabeyin serigrafi atölyesinde çalışmaya başladım.

Akşamları ellerim mürekkebe, yağlı boyaya bulanmış, yorgun ve acele bu tarihi gara koşar; çocuklarıma üç beş kuruş götürebilmenin hazzıyla Buca trenine biner; Şirinyer’deki evime giderdim.

Çok zordu o günler. İşte o günlerde “Acemi Yaz” adlı uzun şiirimi yazmıştım.

– I –

Buca- Alsancak treni
Bir solukta inme Gürçeşme’den
Yalnız serigraf mürekkeplerine bulanmış ellerimdir 
götürdüğün
Gözlerim, yüreğim tanıdık yüzlerde kaldı.

Buca- Alsancak treni
Çalma düdüğünü,
Çalım satma doğmayan güneşe,
Kalabalığa…
Yüzlerce yalnız adamız biz,
Yeşildere sularında yitip giden birer kıvılcımız biz.

Hani albenisi İzmir’in
İyonyalılardan kalma
Alsancak garı bir ters yürektir,
Sabahları toplayıp akşamları dağıtan:
-me, -ma,
-sız, -siz,suz, süz.

Bir uçurtmadır yüreğim
Bulutları kanat yapmak isteyen
Sonra düşmek toprağın rahmine
Yağmur yerine.

dizeleriyle başlayan;

-V-
“O trenlerdir
Çocukluk düşlerimizi bölen
O gemilerdir 
Bizi bilinmeze götüren”

Tabakamda tütünüm,
İçme der babam şu zıkkımı.
Dayanamam içerim gizliden gizliye…

Buca -Alsancak treni,
Yorgunsun ve tekliyor yüreğin akşam dönüşlerinde
Yalnız, ayışığı gözlerin,
Hâlâ o üç tekerlekli bisikletlerde.

dizeleriyle biten uzun bir şiirdi Acemi Yaz.

Dönemin savrulmalarının bu şiiri, Gösteri Edebiyat Dergisi şiir yarışmasında 3. lük ödülünü getirmişti bana.

İzmir, daha nice şiirime, öyküme, denememe esinler sundu. O, hâlâ, her nereye gitsem özgürlükleriyle, hoşgörülü insanlarıyla, dostluklarla hep arkamdan gelen bir sevgili.

Kavgalarla, ayrıştırmalarla ruhlarımızın bunaldığı, kendinden olmayanlara yaşama hakkı tanımayan nobranlıkların tavan yaptığı bu günlerde İzmirliler, sahip olduklarının değerini iyi bilmeli.

Kentlerin, yüzyıllar içinde kazandıkları değerleri “bir oy”la kaybetbesinin olağan sayıldığı günlerden geçtiğimiz bir gerçek.

Hamdi Topçuoğlu

Facebook Yorumları