PAZARCI

0
1630

O hep çok üşüyordu. Rüzgar kapısı penceresi eskimiş evlerinin bir yanından girip öbür yanından çıkıyordu. Soba sadece akşamları bir kere yanıyordu. Odun bitmesin diye idare ediliyordu. İçersi biraz ılıyınca yemeklerini yiyorlardı. Ve sonra doğruca eski yorganların altına. Gün doğarken uyanıyordu. Her sabah illa tarhana çorbası olurdu. Ekmeğin sert kabuklarını çorbanın içinde severdi. Sonra doğruca işe. Yaşıtları okula gidiyordu. O hangi işi bulursa ona. Bazen inşatta çalışıyordu. Bazen kum çeken at arabalarını yüklüyordu. Bazen tarlada veya bahçede…
Cumartesileri pazarda Hamdi Abi’ye yardım ediyordu. Pırasa, lahana, marul, taze soğan, limon, karnabahar tezgâhının başında… Sebzeler hep ıslaktı. Kuru olanları da kendi ıslatıyordu. Ve o hep üşüyordu. Ama pazara gitmeyi seviyordu. Çünkü o gün eve fileler dolusu sebze getiriyordu. Hem de elma, portakal hatta kabak. Pazarcılar onu tanıyorlardı. Sen de artık bizdensin diyorlardı. Neye ihtiyacın varsa çekinme al.

Yıllar geçtikçe bir şeyler alıp satmaya hevesi arttı. Gündelikçe dediğin ne uzuyor ne kısalıyor sonuçta. Elbette pazarcılık öyle dışardan göründüğü kadar kolay değildi. Yer kirası vardı. İşgaliye, zabıta derdi. Sabahın köründen gecenin karanlığına kadar bağır çağır… Bu işte para kazanmak için gözü açık olmak lazım. Ucuza alırsan kazanabilirsin. Pahalı satmak müşteriyi kaçırmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Islatılmayan bir şey satmak istiyordu. Üşümeden… Limon satarak başla dediler. Herkese bunu söylerler. Pazarda iki kasa limon satarak eve ekmek götürülmez. Yirmi kasa limon da zaten satamazsın. Üstelik elindeki çok beklerse çürür gider. Tak tak helva, şambali, halka tatlı sattı. Peşkir, temizlik bezi, sünger sattı. Ekmek tahtası, tahta kaşık, kepçe sattı. Ama o hep üşüyordu. Ağustos ortasında değil ama bahar akşamları, güz sabahları ve zemheride üşüyordu. En sonunda yün kemer, çorap, içlik ve takke satmaya karar verdi. Sabahtan akşama kadar pazar yerinde bir aşağı bir yukarı turluyordu. Pazar kurulmayan günlerde kalabalık yerlere gidiyordu. Yaz gelince İki bilmedin üç ay kadar limonata, şerbet satıyordu. İşin ne diye soran olursa yün içlik, çorap sattığını söylerdi. Ötekisi gelip geçici… Sadece sezonluk.

Daha on beşine gelmeden babası göçüp gitti. Üç kardeşi ve annesi ile kalakaldı. Çorap, takke, içlik, yün fanila, bel kemerleri işinden ekmekleri çıkıyordu. On günde, on beş günde bir İstanbul’a gidiyordu. Eminönü’ne toptancıya. Tıkır tıkır parasını ödediği için toptancı onu seviyordu. Dürüsttü, çalışkandı, işi çabucak öğrenmişti. Sen gelme istersen, diyordu. Yorma kendini. Ben sana malları ambardan gönderirim. Sende posta ile parasını gönderirsin. Yok, böyle iyi demişti. Ben de fırsattan istifade İstanbul’u görüyorum. Zaten trene verdiğim para pota masrafı kadar anca tutuyor. İstanbul çok pahalıydı. Kesinlikle lokantalarda bir şey yemiyordu. Yanında kaynamış yumurta, soğan, biber tuzu götürüyordu. Anasının pişirdiği ev ekmeğinden de.

İyi bir gençti. Annesine ve kardeşlerine bakıyordu. Her insan gibi onun da bir kusuru vardı. Çok çirkindi. Her insanın bir kusuru vardır. Kocaman bir burnu vardı. Küçücük gözleri. İnce hatta sivri bir çene… Kaşları dümdüz, dişleri ağzından fırladı fırlayacak. Küçük çocuklara öcü diye gösterilecek kadar çirkindi. İyi bir delikanlıydı ama… Saygılıydı. Annesine, kardeşlerine kol kanat geren fedakâr bir genç. Tanıdıkça seveceğiniz insanlardan biri. Kızlar ona bakmazdı örneğin. Bunu dert edecek halde değildi. Geçim derdinden başını kaldırıp kimseye bakacak fırsatı bile yok. Hiç kimseyle paylaşmadığı bir sırrı vardı. İşleri iyi gidiyordu. Güzel kazanmaya başlamıştı. Annesine eve yetecek kadarını veriyordu. Kaç para kazandığını, kazandıklarını ne yaptığını kimse bilmiyordu. Öldürseler, kesseler bile kimseye söylemeyecekti. Başkalarının gözü kalırdı. Nazarı değer, paranın bereketi kaçardı.

Her insan gibi onunda başından türlü türlü haller geçti. Ama yolu hiç karakola düşmedi. İt, uğursuz olarak anılmadı. Üç kardeşin en küçüğünü okutmaya çalıştı. Ama o pek hevesli değildi. İki ablasını kendilerine uygun kısmetleriyle evlendirdi. Kendisine sıra geldiğinde işler biraz sarpa sardı. Çünkü ilk kez çirkin olduğunu kendi kulaklarıyla duydu. Aynalarda uzun uzun kendine baktı. Birkaç kapıdan sadece çirkin olduğu için geri çevrildi. Kimse onun için kötü bir şey demiyordu. Güçlüydü, kuvvetliydi, çalışkandı, tutumluydu, uyanıktı… Ama çirkindi. Talip olduğu kızlar anne bu adam çok çirkin. Ömür boyu bu surata nasıl bakacağım, diyorlardı. İşte o aralar kendini içkiye vurdu. İçtikçe burnu kızarıyor, gözleri kan çanağı oluyor, ağzı burnu yamuluyor. Daha da çirkin oluyordu.

Yedi veya sekiz evden geri çevrildikten sonra tanıdıklardan biri müjdeli bir haberle çıkageldi. Pazarcıya filanca gün, filanca saatte, filanca yerde beklemesini, başında allı yeşilli örtüsü, sırtında kahverengi hırkası olan kıza bakmasını söyledi. Eğer beğenirse o kızı bizim pazarcıya vereceklerdi. Baba evinde gün yüzü göremedi, pazarcının karısı olsun de karnı ekmek görsün, demişlerdi. Her şey tereyağdan kıl çeker gibi halloldu. Evlenip annesiyle aynı sokakta bir eve yerleştiler. Kadının gerçekten ağzı var dili yok, sessiz sakin biriydi. Marifetliydi, hamarat ve temizdi. Bir erkek zaten eşinden başka ne isteyebilirdi.

Bursa
Mart 2018

Seyfullah