GÜVERCİNLİ YAZI -2 (Buzlar Çözülürken)

0
391

-I-
Kuşçu Çetin kızdığında hep aynı sözü söylüyordu. “Senin kafa biraz nanay galiba,” Küfür etmesinden iyidir. Genelde … koyayım, buralarda her cümlenin sonuna yüklem gibi konur. Bazen de özne gibi cümlenin başına. Kümesin önüne ve çatısına inen güvercinlere buğday serpti. Sonra çömeldi ve onları izlemeye başladı. Bana dönüp;
– Bu işten anlasaydın bu işti bir tuhaflık olduğunu sezerdin, dedi.
– Ne gibi?
– Kuşları uçurdum ama öteki damlardan hiç kuş havalandıran olmadı.
– Neden havalandırmadılar?
– Bu saatte kuşları uçuracağımı tahmin edemediler. Genelde ikindiden sonra havalandırırım. Ya
da yakınlarda uçuran olursa onların peşinden… Oysa bu gün sen geldin diye uçurdum. Onlar da şaşırıp kaldılar.
– Hangisi daha iyi? Havalandırmaları mı, havalandırmamaları mı?
– İyisi, kötüsü diye bir şey yok. Kuş meraklıları birbirinin rakibidir.
– Havalandırsalar örneğin ne olacaktı?
– Kuşlar belki de havada birbirine karışırdı. Acemi veya ürkmüş kuşlar başka birinin damına
inebilirdi.
– İnsin, sen de gidip alırdın.
– Senin kafa biraz nanay galiba… Kuşçular genelde yakaladıkları kuşları sahibine geri vermezler.
Ya para ile satarlar. Veya başka bir güvercinle değerine göre takas ederler. Veya hiç vermezler.
– Ama ayıp olmaz mı? Sonuçta biz komşusunuz.
– Bu işin kuralı böyledir. Ta eskiden beri böyle gelmiş, böyle gider.
– Yabancı bir kuş gelip kümese hemen paldır küldür girer mi?
– Elbette girmez. Yem atarsın, Sabırlı olmak lazım. Ani hareketler yapmadan öteki kuşlarla içeri
almaya çalışırsın. İşte bu işin esas inceliği de budur.
– Kümese girmedi, çekip vurdun.
– Senin kafa biraz nanay galiba… Kuşçuluğun kitabındaki en büyük yanlış budur. Artık kuşçu
değilsin. Kasapsın. Tek bir selam verenin bile kalmaz. Bunun cezası da çok ağırdır. Öldürdüğün kuş sahibine barışmak için kümesindeki en değerli kuşu vermen gerekir.
– Kuşların bir kısmı karşıki evin çatısına kondu. Orada öyle bekliyorlar. Şimdi ne olacak?
– Acıkınca inerler.
– Hadi ya, akşama kadar beklemen gerek yani.
– O kadar beklemezler. Ama yine de insanın sabrını sınarlar. Bu yüzden kuşçular komşularıyla hep kavgalıdır. Kuşun kümesin önüne inmesi için konduğu yerden uçurulması gerekir. O zaman kuşları ürkütmek için elime ne geçerse komşu çatılara fırlatırım. Taş, topaç, çer, çöp… Onlar da… Anlarsın işte… Gelmişine, geçmişine, yeddi sülalene.

-II-
Fena biri değilmiş aslında. Üstelik saçma sapan sorular da sormuyor. Bazıları hem bir şey bilmez, hem de ukalalık eder. Ben böyle tiplere ifrit olurum. Anlattıklarımı saygıyla dinliyor. Daha ne olsun? Özelime de burnunu sokmuyor. Güvercinler inerken kırk çeşit oyun yaptılar. Taklalarla yere kadar indiler. Adam farkına bile varmadı. Bunu kuşların normal uçuşu sandı. Demek ki bilmemek kör olmakla aynı şey gibi… Ben bu adamı kuşçu arkadaşlarımla tanıştırmalıyım. Bizim ortamlarımıza girip görmeli. Ama çok ayarsızlar ya… Hep küfürlü konuşuyorlar. Mahcup oluruz diye cesaret edemiyorum. Belki onun da bir tutkusu vardır. Bu işten anlamayan insanlar kuşlarımla aramdaki bağı, sevgiyi göremiyorlar. Bunu nasıl anlatılabilir ki? Dışardan bakana bu iş çocuk oyuncağı gibi geliyor. Bunu kaç kez yaşadım. Zaman zaman evime akraba hısım, eş dost misafirlerim gelmişti. Onlara güvercinlerimi gösterdim. Kuşları uçurdum. Kümesi, yumurtaları, yeni çıkmış yavruları falan… Tam taraçadan aşağı ineceğiz “bu güvercinlerden bir çiftini bana versene.” Hayda buyur, buradan yak. Beni kaldır taraçadan yola at. Ama bunu söyleme. Elbette her isteyene kuş veremem. Onların her biri benim canım hatta canımın içi… Hadi gel bunu kolaysa anlat onlara. Sonra arkamdan ne deseler beğenirsiniz. Güvercin manyağı o, demişler. Elli altmış güvercin içinden çıkarıp iki tanesini verememişim. Veremem elbette. Benden para isteseler verirdim. Sırtımdaki ceketi isteseler verirdim. Ama güvercinlerimi istemesinler. Olmaz ya hadi yanıldım da veriverdim. Onlar güvercin beslemekten ne anlar? Herkesin evinde kümes mi var? O hayvanlara yazık değil mi. Eziyet ederler zavallıcıklara.

Canımı sıkan başka bir konu daha var. Eşek kadar adam akşama kadar kuş peşinde koşuyor, diyorlar. Bana bunu söyleyen adamlar akşama kadar hiç değişmeyen yirmi sekiz taşla domino oynuyor. Kimisi köpek sever, kimisi horoz, kimisi atlara meraklıdır. Benim zevkim de güvercinler. Diğerleri normal da bu mu anormal yani? Seksen yaşına gelmiş adam posta pulları biriktirir, tespih koleksiyonu yapar, motorlara düşkündür bazıları, bazıları içkiye, müziğe tutkun olanlar vardır. Ben de kuşlara meftunum işte. Bunun yaşla, başla ilgisi yok. Üstelik güvercin meraklısı olmak pahalı bir iştir. Bir kümes dolusu tavuğun yediğinden fazla yem yer bunlar. Yumurtasını pişiremezsin, kesip etini yiyemezsin. Meraklısını bulursan para eder. Ama öyle kolay kolay kuşun değerinden anlayan adam da karşına çıkmaz.

III
Aramız yavaş yavaş düzeliyor. Varlığıma ve sorularıma her geçen dakika daha çok uyum sağlıyor. Sürekli söylediği “Senin kafa azıcık nanay galiba,” cümleleri azalmaya başladı. İnsan günlük telaşın içinde savrulurken etrafımızdaki olup biten binlerce, milyonlarca olaya, nesneye ve insana boş gözlerle bakıp geçiyor. Birazcık yanına yaklaşıp ve daha dikkatli bakarsak orada ayrı bir dünya olduğunun farkına varıyoruz. Örneğin Kuşçu Çetin gibi daha onlarca, yüzlerce güvercin meraklısı var. Bunların kendi konuşma biçimleri, kendi kuralları, kendi zaman algıları, kendi gündemleri ve bizimkinden farklı bir dünyaları var. Bu insanlar gün boyu gökyüzüne bakıyorlar. Oysa bizim için bulut geçse ne olur, kuş uçsa ne? Çarıkçı söylemişti. Çetin’in karısı kuşlar yüzünden evi terk edip gitmiş. Kuşlar işin bahanesi elbette. Otuz yıllık evlilikten sonra hem de. Bıkmış kadın, usanmış. Çetin’in için varsa yoksa kuşlar. Bereket emekli aylığı var. En azından evdekileri aç susuz bırakmıyor. Ama hepsi bu… Kadıncağız çocukları bir başına büyütmüş. Okullarıyla, hastalıklarıyla, yaramazlıklarıyla, her türlü sıkıntı ve istekleriyle hep o ilgilenmiş. Çetin fatura yatırmaya bile gitmezmiş. Her gün eve bir sürü kuşçu gelip saatlerce taraçada otururlar. Bize çay demle, ekmek getir… Otuz sene gık dememiş kadıncağız. Bir kere bile ekşimemiş. Çocuklar evlenip yuvadan uçtuktan sonra film değişmiş. Olan biteni sorgulamaya başlamış. Bir gün belki izlediği kadın programlarının etkisiyle “Kuşları sevdiğinin yüzde biri kadar beni sevdin mi? Çocuklarını sevdin mi?” demiş. Kadın haklıymış ama film de çok eskiymiş. Çetin otuz yıldır böyleymiş çünkü. Çetin bu soru karşısında apışıp kalmış. Ne desin, nasıl desin? Kadın resmen durup dururken eski köye yeni adet çıkarıyor. Zamanla her şeyi değiştirir. İnsan yorulur, bıkar, bunalır. Çetin ne bilsin?

Otuz yıllık eşi neyi varsa bir çantaya doldurup çekip gitmiş. Bizimkinde tık yok. Taş olmuş, donup kalmış. Ne etme, ne gitme… Ağzından tek bir söz bile çıkmamış. Kadıncağız baba evinde umutla beklemeye başlamış. Bir gün, iki, üç, beş gün… Çetin belki hatasını anlayıp gelecek. Özür dileyecek. Yüreğini yumuşatacak, eve dönmesi için yalvaracak. Bir buçuk ay geçmiş tık yok. Çocuklar bir anneye yalvarıyormuş, dönüp bir de babaya. Bu yaşta size yakışıyor mu? Kadının ailesi akrabaları da işin içine girince mecbur evine dönmüş garibim. Çetin hala bıraktığı yerde… O kuşlarıyla ve yalnızlığıyla kendi halinde.

Kuşçu Çetin ile ilgili çok hikâye var. Ama bunları kendinin anlatmasını istiyorum. Dedikodu tadında olaylar bana hep biraz sası kokar. Tazeliği uçup gitmiştir. Sabırla koruk helva olurmuş. Beklemem gerek. Kapılarını ardına kadar açmasını beklemek…

Bursa
Kasım 2017

Seyfullah