İzlanda – Reykjavik 1

0
59

Yeşili, ormanı, denizi, güneşi kim sevmez? Ama burası farklı. Yeşil; lava denilen yanardağ çıktılarından oluşan yer örtüsünün üzerinde oluşan yosunlar, orman; insan eliyle dikilen yüz tane ağaca verilen isim, deniz; siyah kumsallarıyla buzhane, güneş; şanslıysanız, yılın bu aylarında ufukta soldan doğup sağdan batan bir gece lambası. Tek tek düşündüğünüzde karabasan ama hep birlikte bir doğa harikası.

Herşey bir televizyon programıyla başladı ve bir filmle devam etti. Üstüne 3 tane gol yediğimiz milli maç gelince mutlaka görülmesi gereken yerler arasında baş köşeyi aldı. Tarih, kara hasret bizlerin bir miktar kar görebilme ümidiyle belirlendi. Güzergah için araştırıldığında, direk uçmanın mümkün olmadığı ama THY rötar yapmazsa, Kopenhag üzerinden aktarmalı toplam 6 saatlik bir uçuşla gidilebileceği anlaşıldı. Rezervasyonlar, orada yapılacak tüm geziler internet üzerinden planlandı, ücretleri ödendi, teyidler alındı ve büyük gün geldi.

Sabah 05:00’te yataktan kalkmayla başlayan heyecan, oranın saatiyle 15:30 bizim saatle 17:30’da Keflavik Havaalanında sona erdi. Havaalanı Reykjavik şehir merkezine 45 dakika uzaklıkta oldukça modern bir hava alanı. İcelandair dışında SAS ve daha birçok havayolu şirketi uçuyor. İcelandair, bizim Pegasus ayarında ama daha geniş koltuk aralıklı ve kahve ikramı(!) olan bir havayolu şirketi. Bagaj limitleri daha insaflı ve hesaplı. Hoş biz Kopenhag aktarmasında vakit kaybetmemek için kabin boyu 2 bavulla yola çıktığımız için hiç sorun olmadı. 2 uçuş arasında bir buçuk saatlik süre hayda hayda yetti de arttı. Yani seyahat süresini uzun tutmak maksadıyla büyük valizle bile geç kalma olasılığınız çok düşük, çünkü havaalanları oldukça düzenli.

Tek planlamadığımız şey olan havaalanı-otel transferini araştırırken, bir turist olarak el üstünde tutulduğunuzu görmek gerçekten yürek ferahlatıcı. Fiyatlar yüksek gibi görünüyor başlangıçta, zira 54 Türk lirası 1 izlanda kronuna eşit. Çarpıp böldün mü ise, fiyatların Euro kullanan Avrupa ülkelerinden pek fazla olmadığını hatta pekçok şeyde daha ucuz olduğunu görüyorsunuz. Sırası gelmişken söylemem gerek, indiğimizden itibaren, alışık olduğumuz üzere, gözlerimiz bizden başka bir Türk aradı durdu. Ama nafile, tüm gezi boyunca tek bir Türk’e rastlamadığım yegane ülkedir İzlanda. İyi mi kötü mü, kararı size bırakıyorum.

Önceden, kalmak için yaptığımız rezervasyon bir apartman dairesineydi. Reykjavik’te son derece lüks oteller olmasına rağmen, şehir merkezinde, ki şehir merkezi denilen yer bizim Teşvikiye caddesinin tek şeritlik hali ile birkaç kilometrelik bir sokak. Dükkanlar, restoranlar, oteller, kiralık apartmanlar hep burada. Apartman dediğime bakmayın, en yükseği 3 katlı.

Transferler kalacağınız yerin kapısına kadar yapılıyor. Önce otobüsle bir merkeze geliyorsunuz daha sonra küçük minibüslerle kapınıza kadar bırakıyorlar. Tek bulmanız gereken listedeki isminiz.
Minibüsle, şehrin göbeğindeki dört dörtlük apartman dairemize geldik. Daireyi bize teslim eden İzlandalı kızımızdan gereken tüm bilgileri aldıktan, kullanmamız için bırakılmış cep telefonlu dairemize yerleştikten sonra günün yorgunluğunu atmak ve birşeyler yemek için kendimizi sokağa atıyoruz….

Saat 18:00 suları, belli belirsiz bir aydınlık olmasına rağmen hava çoktan kararmış. Her yer ışıl ışıl. Tüm dükkanlar açık. Hepsi yerel, tek bir uluslararası marka yok. Olan da kendi içlerinden çıkma İskandinav markaları. Görmeyi arzu ettiğimiz kardan soğuktan eser yok. Hava 11 derece civarı, yağışsız hiç üşütmeyen cinsten. Sonradan iyice farkına varacağız, artık Reykjavik’te kar yağmıyormuş. Hoş, tüm memlekette artık öyle aman aman bir kar da yok. Kasım ayında sadece 3-4 bin metre yüksekliğindeki yanardağların zirveleri beyaz, o kadar. Reykjavik İzlanda’nın en ehven iklimine sahip bölgesi ve tek şehri. Yaklaşık 330 bin nüfuslu İzlanda’nın resmi olarak 300 bin nüfuslu Reykjavik’ten başka sadece etrafa dağılmış, maksimum 6-7bin nüfuslu kasabaları var.

Viking mutfağında esintiler ararken, Mezze isimli döner kebap yapan bir yere de rastlıyoruz. Ama içeride Arapça konuşuluyor, Türkçe’den eser yok. İtalyan mutfağı tüm Avrupa’da olduğu gibi hemen her yerde. Viking’lere özgü balık çeşitlemelerinin yanında mutlaka pizza ve makarna bulmak mümkün. Belirtmeden geçemiyeceğim, yediğim tüm balıklar birbirinden lezzetliydi. Hemen her restoranda yoğunluklu olarak kadınlar iş başında. Sokakta da dikkat çekiyor, hani 1 adama 3 kadın düşüyor desem yeridir. Çocuk yok denecek kadar az. Çalışanların yaş ortalaması oldukça yüksek. İcelandair’in hostes ve host yaş ortalamasının 50-55 civarında olduğunu söylersem belki bana inanırsınız. Uzatmayayım, güzel bir yemekten ve 24 saat açık süpermarketlerinden gerekli gördüğümüz sarf malzemelerini aldıktan sonra 2 adımlık evimize dönüp yatıyoruz.

Ertesi gün, “Blue Lagoon” günü. Bir heyecan ki sormayın gitsin. Hayatımda ilk defa bir kaplıcaya gideceğim ve bir elim buzda, iki ayağım kaynar suda yüzeceğim. Ve bunu her an patlamaya hazır volkanlarla bezeli bir memlekette yapacağım. Ben heyecanlı olmayayım da kimler olsun.

Gelin devamını haftaya anlatayım. Belki birçoğunuzun gözünde uzak bir diyar olarak görünen bu muhteşem memlekete bir gezi yapmak için nedeniniz olurum, belli mi olur?

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle…