İNSANLIĞIN TUHAF İLİŞKİLERİ 2

0
2614

Hava tatlı serin, güneş yeni batmış İstanbul tepelerinde. Akşamı bekleyen martı çığlıkları yavaş yavaş kayboluyor bu şehrin gökyüzünde. Kararmaya başlayan semada bulutlarla savaşan derin kızıllık, gözlerimi buğulandırıyor. İçimde tuhaf bir his, ne mutlu ne de mutsuzum. Yaşım çok genç. Evliliğimin ilk yılını kutlamaya gidiyorum. Belki de karşı tarafı zorlayan, belki de küçük bir ısrarlı tavırla ya da olması gereken bir akşammış gibi sahtelik yaşayacağım ilginç bir gece olacak. Olmasa da olurdu ama bu da olsun istiyorum, herkesin kutladığı gibi. Daha önce hiç gitmediğimiz ve muhtemelen eşimin zengin patronlarının söylediği bir yere gidiyoruz. Çünkü evlendiğim adam dünyadan bihaber ve İstanbul’u bile doğru dürüst gezmemiş, nerde ne yenir, nerde gezilir, nereye gidilir bilmeyecek kadar sığ, asosyal desem yalan olmaz. Bir nevi odun diyelim. Şansına Kızıltoprak gibi bir yerde iş bulmuş da biraz Kağıthane’nin deresinden ayrı güzel yerler görmüş, medeniyetin var olduğunu zengin patronlarından öğrenmiş. Şimdi hiç bilmediği, İstanbul’un en zengin restoranlarından birine, İstanbul’un en güzel tepesinde akşam yemeği için yol almış. Oysaki çok daha sıcak, insan değerinin fazla bilindiği bir Sultanahmet köftecisine de gidebilirdik. Elele kalabalığın içine girsek, tarihi tatlıcısında birer pasta yesek ne güzel olurdu? İstiklalin tepe restoranlarından birinde İstanbul’un akşama hazırlanışını yükseklerden seyredip, tarih kokan ara sokaklarında gezip, sigara kokan bir barda akustik gitarın tellerinden çıkan tatlı müzikle keyif alsaydık. Önemli olan ruhumun doymasıydı, önemli olan kendimi iyi ve rahat hissedeceğim bir yerde olmaktı. Fakat bazen hayatın alışılagelmiş hikayelerinden çıkıp hayatı başka taraftan da görmek gerek. Bu akşamı da yaşamam gerekirmiş, demek ki sosyetenin arasına girecekmişiz?

Bugünün keyfini yaşamanın derdinde, yeni mekanlar keşfetmenin peşinde, hayatın bir gününün bile ziyan olmaması gerektiği düşüncesinde İstanbul’un güzel sokaklarını ve insanlarını seyretmeye devam ediyorum. Sonunda bir binanın önünde arabamızı park ediyoruz. Park etmiş diğer arabaların yanında bizim arabamız vasat kalıyor, aldırmıyorum. Asansör gayet lüks, en üst kata çıkıyoruz. Rezervasyonumuz var. Restoran açık havada, binanın terasında, mekan çok güzel. Sosyetenin parfüm kokularını toplayan akşam rüzgarı saçlarımı dalgalandırıyor, kendimi iyi hissediyorum. Işık az, her masada yemeği görecek kadar aydınlık veren fenerler var. Manzara ise harika. İstanbul, akşamın tüm nazlı hali ile üzerine renkli ışıklar düşmüş misali karşımda. Boğazdan geçen gemiler, yavaş yavaş süzülüyor maviden karaya dönen deniz üzerinde. Tatlı bir müzikle burada insanın sarhoş olmaması mümkün değil.

Masamız güzel, menüyü istiyoruz. Diğer masalara gözüm takılıyor, kimler gelmiş bu akşam, ünlü olsalar da tanımam ben. Çünkü hiç paparazzi seyretmiyorum. Televole denen programı arada bir izliyorum ama yine de tanımam ara ünlüleri. Sadece Tarkan ve bildiğim ses sanatçıları o kadar. Herkes süslü, herkes kasıntı, garson bile. Masaların üzerindeki fenerlerden gelen ışığın aydınlattığı kadın yüzleri çok güzel. Ya fazla makyajdan ya da ışığın az ve buğulu bir ortam oluşundan mı bu anlamıyorum, o zaman bu akşam ben de çok güzelim, ama bu doğu çünkü yaşım henüz yirmili.

Menü geliyor, ne yiyeceğimize bakıyoruz. Fiyatlar benim gözlerimi yuvalarından çıkarıyor, eşimin ise kalbi duracak. Eminim ki cebinde parası ve kredi kartı var ama yine de yediklerimizi ödediğinde bir daha buraya adımını atmayacak, binanın sokağından bile geçmeyecek. Uzun süre de ödediği parayı düşünüp hasta olacak. Ben de şaşırsam da hayatımızda ilk defa geldiğimiz bu yerin, bu anın tadını çıkarmak gerek. “Bunu da yaşamalıymışız” demek gerek. “Böyle lüks bir yerin yemek lezzeti ne olabilir?” diye tatmak gerek. Bir daha gelmeyeceğimiz yer, yaşamayacağımız bir an. Verelim bir sipariş, görelim şu yemeği, neymiş içinde altın değeri olan? Eşim kalbini tutmasa da menüyü tutan elinin terlediğini düşünüyorum. Masa fenerinden gelen ışık, alnındaki boncuk terleri aydınlatıyor. Eşimin sosyete patronlarına bir daha yer fikri sormayacağına adım gibi eminim. Bu akşam sipariş vereceği yemeği o değil, yemek onu yiyecek biliyorum. Başımızda bekleyen baston yutmuş garsona bakıyor ve menüden seçtiği yemeğin adını söylüyor, parmağıyla da menüdeki yeri işaret ederek. Çünkü yemeğin adı bir tuhaf, Fransızca olmalı. Bir de arkasına ekliyor, “İki tabak da yanında istiyoruz. Bir porsiyonu iki kişiye böleceğiz”. Garson tuhaf bir şekilde bakıyor, herhalde restoran açıldığından beri ilk defa bu yaşanacak. Her şeyin de bir ilki var. Ben içimden gülüyorum halimize ne de trajikomik durumdayız ve sonra sinirleniyorum bu adamın cimriliğine biranda isyan ediyorum. Yüzüm duygusuz, mutlu muyum mutsuz muyum belli değil. Allahtan içeceklerimizi tam istiyor, “iki kadeh diyor” derken bile fısıldayarak çıkıyor sesi. Bana sormuyor hadsiz, belki de başka bir şey isteyeceğimden korkuyor. Gözlerim İstanbul’da, içim bir tuhaf, bu cimri adamla neden evlendim diye düşünüyorum? Şu masalarda oturan boyalı sahte yüzlü kadınlardan neyim eksik? Bakıyorum karşımdaki cimriye, yaptım bir hata işte artık geri dönüş yok. “Yaşayacaksın” diyorum, susturuyorum içimdeki şeytanı. “Burada olduğuna şükret” diyorum kendi kendime. “Hangi arkadaşın gelmiş böyle yere? Yine de şanslısın, akşamın tadını çıkar! Yarım porsiyonsa yarım, ne olacak? Aç kalmayacaksın.” Polyanna düşünceler sakinleştiriyor beni. Mantığım ise karanlığın içinde ışıldayan İstanbul’a çeviriyor gözlerimi, “Düşün!” diyor, “Bir daha düşün, tüm hayatın boyunca ince hesaplamalar yapacak bu adam. İlk evlilik yıldönümünde bunu hesaplıyorsa, cebinde akrep dolaştırıyorsa bunu her gittiği yerde yapacak, seni mutsuz edecek.” Mantığımı bir kenara silkeliyorum. “Eeeh! Yetti ya! Bu güzel geceyi yaşayacağım, sonra düşüneceğim bunları.”

Yemek geliyor, bir porsiyon ikiye ayrılmış şekilde. Gülümsüyorum. Çok lezzetli gerçekten, bana yetiyor, karşımdaki cimriye yetmiyor, ekmek yiyor üstüne. Oh olsun ona. Hak etti. Yapılacak iş değil. İnsan sevdiği eşine, ilk yıl dönümünde böyle cimrilik yapar mı, hiç hoş değil. Hem de böyle klas yerde. Ama Allah büyük, cezasını yanlışlıkla kadınlar tuvaletine girerek ödüyor. Böyle rezalet olmaz, tuvalet kapısının üzerindeki kocaman kadın figürünü görmemiş. En başta dedim ya odun işte, kalasın yontulmamışı.

Bir ömür böyle geçti diyemeyeceğim, çünkü yıllar sonra yollarımız ayrıldı. Son noktam ise öğretmenler günü için giyeceğim siyah topuklu ayakkabımın önünün açılmasıyla oldu. Başka bir ayakkabımın olmaması ise herhalde cimri bir adamdan korkuma para harcadığım kavgasına girmemek içindir ki ayakkabısız kaldığım akşam ne kadar yanlış yaptığımı anladım. Ha bir de borcumuz varken iki bin liralık saat alıp beni böyle ayakkabısız bırakması zoruma gitmiş olmalı. Bunlar ayrılma kararımı verirken bir gün eve su alacağımızda, kapıya gelen sucuyu bekletip benden bozuk para istemesiydi. Masanın üzerinde duran cüzdana baktığımda ise dolu parası olduğunu görmek bir daha tuhaf hissettirmişti, oysaki asla cüzdan açıp bakmam, o gün şeytanın işi işte. Bana yıllarca nasıl kullanıldığımı gösterdi. Şeytana da teşekkür edeceğimi hiç düşünmemiştim.

Yıllar sonra bir falcı diyecekti ki: “Ayrıldığın adam seni aldatmış. Ama bu bir kadın değil. Eşin seni para ile aldatmış.” Ne diyeyim, halime gülsem mi ağlasam mı? Güzel gençliğime, yıllarıma mı yansam bilemedim. İş bu ya benim yiyemediğim parayı şimdi bir Türkmenistanlı kadın yiyor? Acaba onun ne özelliği var da yiyebiliyor, anlamış değilim? Cimri bir adamla yıllarca cimrilik içinde yaşamışım. Peh…

Diyeceğim o ki cimri erkeğin zararı çok olur. Sinsi sinsi yerler sizi. Bu hikayelere ekleyeceğim pek çok dost yaşanmışlığı var. Bir doktor adamın, arkadaşımı balık lokantasına götürüp, en pahallı balığı yedirip hesap zamanı “kartımı unutmuşum” deyip, arkadaşıma yüklü bir hesap ödetmesi. Neye uğradığını şaşıran arkadaşım, yediği balığı kussa olmaz, kartını vermese olmaz, oradan çekip gitse olmaz. Tüm soğuk kanlılığını kullanıp, ödemeyi yaptıktan sonra, sadece arkadaş olduğu bu doktorla bir daha görüşmedi. Parasını da istedi. Komik olan ise, doktor hesabın yarısını gönderdi. Böyle cimri insana ne denir? Allaha havale edilir.

Mimar bir arkadaşım da bir öğretmen adamla tanışmış. Adamın güzel bir arabası varmış, genç yakışıklı, tatlı sohbetli ve daha ne olsun. Bir gün sözleşmişler sinema için. Adam arkadaşımı, ismi cismi olmayan bir alışveriş merkezinin ucuz sinemasına götürüp, çocuk filmi izletmiş. Otopark parası vermemek için de uzak bir yere arabasını park etmiş. Arkadaşım yürürken içinden söylenmiş söylenmiş, yemek bile yemeden aç açına evine dönmüş. Adamın verdiği hediye paketini açtığında ise şoka uğramış. Paketin içinden belli ki öğretmenler gününde adama hediye edilmiş bir mum, kullanılmış çerçeve ve anahtarlık çıkmış. Mum da kırıkmış. Arkadaşım elindekine bakakalmış. Bu cimri öğretmenle bir daha görüşmemiş.

Bir tanıdığım evlenemeyen kızı için üzülüyordu. Komşuları, aklı başında, işi gücü olan bir delikanlıyla tanıştırmak istemiş. Kızımız istememiş, çekinmiş, sonunda razı olmuş. Delikanlıyla bir pastanede buluşmuş. Aklı başında dediğimiz yakışıklı, sohbette sürekli mal varlığından bahsetmiş “evim var, arabam, yazlığım, para para para… Kızımız sıkılmış. Bu delikanlının maddiyata önem verdiğini, duygularla işi olmadığını anlamış. Uzun para hikayelerini dinledikten sonra kızımız şöyle demiş: “Bence birbirimize uygun değiliz, bundan sonra görüşmek istemiyorum.” Delikanlı bozulmuş, sinirlenmiş ve hoşça kal deyip çekip gitmiş. Hesabı da ödememiş. Oysaki kızımız sadece bir çay içmiş, delikanlı pasta, börek yemiş. Ne diyelim, çok zenginim diyenden de korkulurmuş.

Son bir hikaye daha; hemşire bir arkadaşım özel birisiyle buluşacak. Adamdan ciddi hoşlanıyor. Heyecanlı, makyaj, giysiler her şey tamam. Güzel bir restorana gitmişler. Sohbet başlamış. Menü gelmiş. Yemek siparişi verilmiş. Arkadaşım heyecandan bir şey yiyecek durumda değilmiş. Öyle başı dönüyor, menüye bakarken bile bir şey görmüyormuş. Adamın birden söylediği cümle, kız arkadaşıma bir tokat gibi çarpmış ve arkadaşım kendisine gelmiş. O anda gerçek dünyaya dönmüş ve o çok beğendiği adamın karşısında iğrenç bir mahluk gibi oturduğunu görmüş. Meğer cimri, adi bir yalancıymış. Adam ne mi söylemiş? “Fazla yeme, yanımda çok para yok!” Kız arkadaşım çantasını alıp, tek kelime etmeden uzaklaşmış, bir daha o adamı görmemek üzere.

Bu yazılanlar gerçek hikayelerden ibaret. Cimriler ne yazık ki hayatlarımızda var. Aramızdalar. Hayatın güzelliğini ve çok kısa olduğu için değerli olduğunu anlayamayacak kadar zavallılar. Onlardan uzak durmamız gerek, çünkü hayatımızı olumsuz etkileyecek kadar zararlı ve tehlikelidirler. Kendilerini kaybederler, insanları kaybederler, hayatı kaybederler.

İnsan, insana tüm varlığını koyarak değerli olur. Hiçbir çıkar gözetmeden.

Nevriye Gürel

Facebook Yorumları