BABAM

0
1037

Sen, çorağı bitek yapandın; bir ağaçta üç meyve yetiştirendin. “Kurdun kuşun da hakkı var.” deyip tarlada başak, dalda meyve bırakandın.

Sen, zeytin adamdın benim için.

Şehre Kaçış romanımın Çakır’ı. Çok sevdiğin Karya topraklarında sonsuz uykuna yatalı sekiz yıl oldu bile.

Yaşadıklarını bu toprakların sevdalıları okusunlar demiştim.

Acılarını anlattığım bir bölümle anıyorum seni.

Bir sabah makinelerin gürültüsü ile uyandı köylüler. Köyün sırtını dayadığı Aladağ’ın eteklerin toz duman içindeydi. Ne var, ne oluyor diye merak edip gidenler kısa zamanda öğrendi gerçeği. Çevredeki dağların altı kömür doluydu.

Dağın değişik yamaçlarında birbiri ardına kazılar başladı. Yıllardır odunla, çalıyla çırpıyla ısınan köylüler demek ki önümüzdeki kış evlerde kömür yakacaklardı. Ancak dağın eteklerinde zeytinliği olanlar bu işten hiç de hoşnut değildi.

Baharın badem çiçeklerine konduğu günlerdeydi. Köyün postacısı bir torba dolusu mektupla çıkageldi. Muhtar mektup sahiplerini tek tek kahveye çağırttı. Aladağ’ın yamacında bağı bahçesi olanlar topraklarının istimlaki nedeniyle ilçeye çağrılıyordu. O gece birçok evde hüzün, hatta yas vardı. Kaç kuşaktan beri sofralarına yağ, ekmeklerine katık olan zeytinleri ellerinden alınıyordu.

Tarlada, bahçede çalışmayı sevmeyen birkaç kişi ise sevinmişti. İstimlak sayesinde cepleri para görecekti. Bazıları madende çalışmayı düşlerken, bazıları da kasabaya, şehre göçmenin planlarını yapar olmuştu.

Yaz günleri, işsize geçmek bilmez; oysa çalışan için bir varmış, bir yokmuş misalidir. Tütünü diktik, harmanı kaldırdık derken bir bakarsınız güz yağmurları başlamıştır. O yıl, zeytinlerin yağ bağlaması için dört gözle beklenen güz yağmurlarını birçokları beklemedi. Bekleyenler de bunun son bekleyiş olduğunun bilincindeydi

Çakır, toprağa bağlı bir adamdı. “Kır bir toprağı yeşertmek, birlerce canlıya can vermektir.” derdi.

Çok geçmeden dağın yamacından fışkıran suların gözleri kayboldu. Dereler kurudu, sular yatak değiştirdi, ırmağın suyu bulandı. İş makinelerinin köklediği şeftali, erik, elma bahçelerinin; üzüm bağlarının acısı, akşamleyin sofralara yas aşı olup oturuyordu. Lokmalar çiğnenemiyor, sular yudumlanamıyordu.

Çakır, bazen gün doğmadan başını alıp dağlara çıkıyordu. Daha birkaç gün önce reçine kokularını ciğerlerine çektiği çamları devrilmiş, upuzun yatar gördükçe deliye dönüyor, bazen kendini uçurumlara atmak, bazen göğü kurşunlamak istiyordu; yapamıyordu. Öfkesini, yüreğinde boğmaya çalışıyordu; ama öfke yüreğe sığmıyordu. Bu öfkeyi, binlerce yüreği olsa, bu yüreklerine de sığdıramayacağını biliyordu.

Nicedir Yanıkbağ’a uğramıyordu. Oradaki her çiçekteki, her yapraktaki, her ottaki, her taştaki alın terini, göz nurunu, sevgiyi anımsamaktan korkuyor, belleğinin derinlerindeki her şeyi, ama her şeyi kazıyıp atmak istiyor; ama olmuyordu. Ne kadar kaçsa o kadar iç içe oluyordu anılarıyla.

Henüz bir yıllık evliydi. O yaz çok çalışmışlardı. Tarla kiralayarak diktiği tütün de iyi para etmişti. Bir akşam eve elinde tapuyla girmiş:

– Hanım bak, aldım. Bu ilk toprağımız. Göreceksin bize uğurlu gelecek, demişti.

Karısı pek sevinmemişti, Çakalderesi denilen yerden alınan toprağa:

Yalnızca karısı değil köylüler de burun kıvırmış; “Çakır’ın garipliği!” demişlerdi. “Ovadan bir evlek kınalı toprak alacağına, gitmiş Çakalderesi’nden beş dönüm çalılık almış. Ne yapacak ki, geceleri çakalların uluduğu, tilkilerin şenlik yaptığı bu yerde?” demişlerdi.

Çakır, geceleri ay ışığında bile kazma kürek çalışmıştı. Çalı çırpı, ak diken, mor diken ayıklandıktan sonra toprak çıkmıştı: kara, boz… Topraktan çıkan taşlarla setler yapmıştı, yağmurlar seller toprağı alıp gitmesin diye.

Tarlanın içindeki ahlatları aşılamıştı, her dalında bir armut türü: Bursa, gökçe, kara, kış… Alyanak demişti kendi yarattığı bir türe de.

Su olsa, ah bir su, demişti. Parmak kadar olsun yeter… Bir köşeciğe kuyu kazmıştı yıllarca, kaz ha kaz, bulamamıştı. Beş, on derken, yirmi metre derinde bir sızıntıya rastlamıştı. Olsun demişti, buna da şükür. Başına da bir tulumba, yanına da bir küçücük dam. Fidanlar büyüdükçe görenler bu yerde böylesine güzellikler yaratılmasını insanoğlunun büyüklüğüne bağlamışlardı.

Çakır’ın meyvelerinden tadan, beylerden borç harç toprak almaya koşmuştu. Havasından mı, suyundan mı, toprağından mı bilinmez meyveler bambaşkaydı: Zeytinler daha yağlı, elmalar daha kokulu, armutlar daha ballı, üzümler daha yanık …

Çakal deresi, Yanıkbağ oluvermişti dillerde.

Bahar yine deli dolu sökün etmişti dağlara. Kazılmadık, deşilmedik yerlere yığmıştı rengini, kokusunu.

Çakır’ın karısı nicedir evden çıkmamıştı. Bunalmıştı. Bir öğle vakti kalkıp gitti Yanıkbağ’a. Uzaktan birkaç adam gördü ağaçların arasında. Önce çekindi; ama kendi malıma varmaktan mı korkacağım, deyip cesaretlendi.

Tanımadığı adamlardı bahçedekiler. Yaşlılığın verdiği anaçlıkla; yine de biraz ürkek: “Kimsiniz, ne arıyorsunuz bahçemizde?” diyecek oldu. Gençlerden kara bıyıklı gür saçlı genç, farklı bir Türkçeyle:

– Buralar sizin değil artık, dedi.

– Devletten bir çuval para aldınız ya, diye ekledi bir diğeri.

Kadıncağız hiçbir şey demedi. Orada yığılıp kalacaktı. Direndi. Gerisin geriye döndü. Evine varana dek yas ede ede ağladı.

Akşam, Çakır yine geç geldi eve. Karısını öyle perişan görünce aklı başından gitti. Kadının ağzını bıçak açmıyordu. Ne yaptıysa konuşturamadı onu. Tüfeğini kaptığı gibi fırladı. Yıldızlı bir gecede nal sesleri dağlardaki makine gürültülerine karışıyordu.

O gece hiç uyumadı Çakır. Kafasına iyice koymuştu. Sabahleyin ilk geleni kurşunlayacaktı. “Şu cevizin her bir dalında biri sallanmalı.” diye geçiriyordu içinden. Kuşluk vaktine dek birileri gelsin diye bekledi. Gelen olmadı. Gidip o adamları bulup orada cezalandırmayı düşündü. Kapıdan çıkacaktı ki vazgeçti. Kendi topraklarına gelmelerini bekleyecekti.

Kendi toprakları…Tapusunu devlet almıştı ki bu yerlerin… Adamlar doğru söylüyordu. Topraklarını devlet almıştı elinden…

Devlet!

Nasıl bir şeydi ki bu devlet?

Ömründe bir fidan dikmemiş, dalından bir meyve koparmanın hazzını yaşamamış, eline diken batmamış bir adam mıydı ki istediği bağı bahçeyi gönülsüz rızasız alıyor, böyle yok ediyordu. Bu ne acımasızlıktı böyle. Bunca ağacın günahı yetmez miydi ki onlara. Bu topraklar kıraç deyip avucuna saydıkları üç beş kuruşu, çuvalla para verdik, diyenler miydi devlet.

Ya kendisi?

Bir çakır dikenlikte cennet bahçesi yaratan Çakır ne oluyordu?

Canım Babam,

“Zulüm ile abat olanın, akıbeti berbat olur.” derdin.

Sizlere derin acıları yaşatanlar da göçüp gittiler. Onların çırakları da sizden yok pahasına alınanları yandaşlarına peşkeş çektiler.

Sözün özü: devlet, yine ol devlet: “Yoksulun yükü, varsılın sopası.”

Bizi sorarsan, ışığın ışığımız; ilkelerin ilkelerimiz; kavgan kavgamız…bıraktığın yerden devam ediyoruz.
Özleminin derinliğinin ise dile gelir yanı yok.

Hamdi Topçuoğlu