 |


Adrese Teslim
Günlük E-Gazete


|
ÖYKÜLER SOKAKLARA YAĞAR
BÖLÜM 1 - Yazan: Seyfullah Çalışkan
Evden çıktığımda kapı önünde beni güneşli güzel bir gün karşıladı. Sokağın başından denize baktım. Seçkin Ekmek Fırını’ndan havaya yanmış odun kokusu yayılıyordu. Zeki Usta odun kömürü yapmak için yine fırından kor olmaya başlamış kütükler çıkarmıştı. Ekmek kokusuna karışan yanmış odun kokusu olmasa bu sokak sıradanlaşır. Benim sokağım diyemezsiniz, sahiplenme duygunuz eksilir. Tam şimdi bir de çocuklar olmalı. Onlar olmadan bu sokağı anlamak, hissetmek imkansız. Top oynayan çocukların sesi, ekmek ve odun kokusu, güneşe bakan yorgun ve eski ahşap evler, duvarlarının birazı örülmüş yarım bir apartman inşaatı, havada birkaç dakika önce geçmiş uçaklardan kalan dumandan beyaz çizgiler olmasa yolumu kaybederim.
Denize doğru uzanan sokaktan minibüse binecektim. Sokaklar, durak bir acayip… Bu saatlerde hiç böyle kalabalık olmazdı. Semt pazarının kurulduğu günler bile burayı hiç böyle görmemiştim. Düğün değil, bayram değil… Boşu boşuna minibüs bekleyip, itiş kakışla cebelleşmektense yürümeye karar verdim. Ellerimi cebime atıp, ayaklarımı rampa aşağı saldım. Niyetim Şükrü Usta’ya uğrayıp mercimek çorbası içmekti. Kulübün önünden geçerken bizim Mükemmel Muzaffer, “ İşin acele değilse gel bir çay içelim” dedi. Aslında bu dingili sevmem ama keyfim ayna, kıramadım.
Muzaffer öyle az buz, anlatmakla bitecek gibi bir adam değildir. Hiçbir şeyi normal yapmaz, ortalama yaşamaz. Sabahları yatağından mükemmel bir şekilde kalkıp, mükemmel bir kahvaltı eder. Mükemmel bir yürüyüşle, mükemmel kahvesine gelir. Ardından mükemmel bir çay içip mükemmel sigarasından bir tane tellendirir. Bu adam pazara gitse, mükemmel pırasayı alır, mükemmel bir şekilde domatesleri mıncıklar, patateslere mükemmel bakar ve aldıklarını en mükemmel poşetlere koyup, mükemmel evine taşır. Geçenlerde kahvenin önünden geçen satıcıdan mükemmel bir karpuz aldı. Aksilik bu ya, mükemmel bir şekilde çıktı. Bütün semtin kendisiye kafa bulduğunu bildiği halde bu mükemmel hal ve gidişi değiştiremez.
Muzaffer, mükemmel bir arkadaşıyla, mükemmel bir telefon görüşmesi yaparken çayım bitti. “Günün mükemmel geçsin” deyip yeniden yola revan oldum. Ağzını açmaya fırsat verirsem yine on binlerce mükemmel olay anlatacak. Ona bir şey yapmıyor olsa da mükemmelin fazlası beni bozar. Şükrü Usta’nın lokantasına doğru kıvrılırken Suna’yla karşılaştım. Görünce yanıma geldi, boynuma sarıldı. “Annen nasıl? Baban nerelerde? Çoktandır piyasada görünmüyor?” gibisinden ayak üstü biraz konuştuk. Allah sahibine bağışlasın, kocaman kız oldu. Bakışları insanın yüreğine , derinlerine işliyor. Sesi, bahar sevinci, pınar gibi çağlıyor. Üniversiteyi kazanıp ekmeğinin ardına düşebilseydi iyi olacaktı. Ama iki yıldır, istediği yeri tutturamıyor.
Suna küçük bir kızken doğum günü için beni de çağırmışlardı. Hediyemi alıp evlerine gittim. Masa süslenmiş, kızımız cicilerini giymiş, pastanın mumları yakılmış, her şey hazır. Küçük fıstık mumları üflerken doğum günü anısına fotoğraf falan da çekilecek. Tam püf diyecek, hazırlanmış… Pastayı kaptığım gibi doğru mutfağa. Yanakları elma elma şiş, şaşkın, hevesi kursağında, ağladı ağlayacak öylece kalakaldı. Bakışlarını, o halini yıllar geçti unutamadım. Beni her gördüğü yerde “doğum günüme sen gelme, anne bu amca gelmesin” deyip durdu. Ah Suna’m, nazlı ceylanım, tatlı kızım… Pastayı çaldığım hiç unutulmadı. Yine de ilerleyen yıllarda esmer fıstığımla aramız yavaş yavaş düzeldi.
Çorbamı içip lokantadan çıkınca Sakarya Caddesi’nde uzun uzun yürüdüm. İnsanlara, caddeden oluk oluk akan arabalara, dükkanların vitrinlerine baktım. Cep telefonu satan dükkanlar son zamanlarda ne kadar da çoğaldı. Tenekeci Mustafa’ya kolay gelsin deyip yalıya indim. Balık tezgahlarına hastayım. Dolaşmaya çıktığımda mutlaka hepsine bakarım. Almasam bile bu görüntü keyfimi yerine getirir. Eğer aylaklığı iş edinmesem mutlaka balıkçı olurdum.
Tenekeci Mustafa babamın asker arkadaşıdır. İşleri eskisi kadar iyi olmasa da o hiç şikayet etmez. Baca kenarları, küllük, sac mangal, ördek soba, yağ tenekelerinden huniler falan yapar. Oğlu Rıdvan yıllar önce Amerika’ya okumaya diye gitti. Gidiş o gidiş, bir daha dönmedi. Hep merak ederim ama ona oğlunu soramam. Yaşlı tenekeciyi gücendirmek istemem. Mustafa amcanın dükkanı kapalıysa, mutlaka cenaze vardır. O semtimizdeki insanların ölüm tarihlerini dükkanındaki eski bir deftere de kaydeder. “Benim ninem ne zaman ölmüştü?” diye sorarsanız genellikle size akıldan net bir tarih söyler. Eğer çok eskiyse, hatırlamıyorsa, gidip defterine bakar.
Yalı Kahvesinin kapısından herkesi selamlayıp girdim. Denize bakan masada iddialı bir elli iki partisi çevriliyor. Bunların pek öyle gürültüsüz patırtısız oyunları yoktur. Pür dikkat hallerine bakılırsa rövanşı oynadıkları belli. Lastik Osman bile oyuna karışmadığına göre iş baya ciddi olmalı. “Merhaba Lastik, yine mi oyuna karışıyon oğlum sen?”dedim. “Karışmadan durabilir miyim ağabey?” diye gülerek yanıt verdi. Lastik sıkı bir kağıt oyuncusu olduğu için birisi yanlış kağıt attığında sabredemez, mutlaka oyuna atlar. Ona düğünlerde kaykıla kaykıla oynadığı için Lastik Osman adını takmışlar. Haftanın dört beş günü semt yada çevredeki kasaba pazarlarına gider. Kumaş, hazır giysi, iç çamaşır, dantel kuklaları, tığ, şiş, makas, düğme gibi şeyler satar. Dangalaklık derecesinde dürüstlüğü ve dobralığı, ticaret ehli olmasına pek müsaade etmez. Pazarcı arkadaşlarının anlatmasına göre, Lastik Osman cumartesileri Soğuk Su pazarında tezgah açıyormuş. Gel zaman git zaman, yükseklerin kırmızı yanaklı tazelerinden birine de abayı yakmış. Kız gelip Osman’ın tezgahından ne ihtiyacı varsa alıp veresiye yazdırıyormuş. Bizimki ayıp olmasın, kız küsmesin diye, ağzını açıp para istemeye de çekiniyormuş. Veresiye defteri kabarmış, alacaklar çoğalmış. Osman her hafta para istemeye yeniden niyetleniyor ama bir türlü yüzü tutmuyormuş. Derken kızın ayağı da pazardan kesilmesin mi? Uyanık, ne kızın adını bilir, ne de köyünü… Hani tanıdık birileri olsa haber salacak. Veresiye defterinde yüklü bir hesap, hesabın karşısındaysa sadece çiçekli şalvarlı kız yazıyor. Utandığı için “kar kudurdu sermayeyi yedi ağabey” der. Öteki pazarcıların anlattıklarına “yalan ağabey, uyduruyorlar” deyip, lafı geçiştirir.
Kusto Sami’nin masasına yanaşıp, altıma bir sandalye çektim. Kusto Sami etrafına topladığı kalabalığı yine gülmekten kırıp geçiriyor. Sami bu, denizde kum tükenirse onun da yalanı biter. Kusto Sami tanıdıklarla balığa çıkar. Şansı yaver giderse aldığı gemici payıyla kafasına göre takılır. Bir gün olsun canı sıkkın, suratını asık görmedim. Anlayacağınız Kusto Sami iki balık tutar. Birini satar rakı alır, öbürünü meze yapar. Her zaman yanında üç beş tanıdık, gırgır şamata gırla… Dünya yansa, içinde yanacak bir tutam çaputu yok. Hayatım boyunca bunun gibi lafı sözü bol bir adam daha görmedim. Anlattığı her neyse, en heyecanlı yerinde keser ” adaş patlat bakalım bi cıgara” der, sigara verilir, sigarasını yakıp anlatmaya devam eder. Hiç sigarası yoktur ama çakmağı hep cebindedir. Beleşçiliğin de kendine göre bir raconu vardır.
Kusto Sami, ben masaya vardığımda askerlik anılarını anlatıyordu. “Silüsü elime tutuşturup, yallah İskenderun’a dediler. Teslim olmadan traş oldum, hamama gittim, son gece bi güzel kafayı çektim. Pazartesi sabahı nizamiyede birliğime teslim oldum. Beni önce üçüncü bölüğe verdiler. Bir hafta sonra bölük çavuşu geldi eşyalarını topla birinci bölüğe git dedi. Eşyalarımı toplayıp gittim. “Beni üçüncü bölükten gönderdiler dedim. Koğuşa eşyalarımı yerleştirirken bölük komutanı seni çağırıyor dediler. Bir topuk selamı, bir kısa künye yüzbaşının karşısına dikildim. Beni emretmişsiniz komutanım dedim. Adımı, memleketimi, babamın adını sordu. Başımı okşadı. İlk günden komutanın gözüne girdim diye sevindim. İlk on beş gün her şey normal geçti.
Sonraları komutan bana gıcık kaptı. Her gün mutlaka kusurumu bulup bana temiz bir sopa çekiyor. Anamdan emdiğim süt bunumdan geldi. İki ay sonra mahalle arkadaşım Süleyman’dan gelen mektupla işe uyandım. Meğer yüzbaşı sıkıyönetim yıllarında bizim orda bir süre belediye başkanlığı yapmış. Babamla da epey sıkı ahbapmışlar. Komutan babama mektup yazıp, “oğlunu kendi bölüğüme aldırdım, gözüm arkada kalmasın” diye haber salmış. Babam da komutana cevap yazıp “ bizim oğlan haylazın tekidir, laftan sözden anlamaz, ne olur sopasını eksik etme, keratayı adam etmeden sakın gönderme” demesin mi? Komutan meğer babamın ricasını yerine getiriyormuş. Ben mi akıllandım, komutan mı usandı? Bir ara dayağı tamamen kesti. Bir hafta oldu dayak yemiyorum. Resmen sırtım kaşınıyor, alışmışım… Dayanamadım, dümenden mesele çıkarıp yine dayağımı yedim. Oh be! Dünya varmış, kemiklerim yerine geldi valla. ”
Zafer dayanamadı “ Ne cins adamsın be Kusto. Neden durup dururken kendine dayak attırıyon?” diye sordu. Kusto Sami’ den yanıt aynen şu “ hazediyodum be oğlum, alışmışım hazediyodum...”* Hepimiz gülmekten yerlerdeyiz…
Muhabbetin finalinde yalının önünden Aysel geçti. Hepimiz hedefe kilitlenmiş torpido gibi gözlerimizi ona dikmişiz. Yanında hiç tanımadığımız kara yağız bir delikanlı. Bu kadının takıldığı bütün tipler hep böyledir. Cüzdanı kabarık, belalı, hır çıkarmaya yatkın görünüşlü adamlar. Masadakilerin hepsi hariçten gazel havasına girdiler.
“Bütün malım mülküm sana feda olsun Aysel’im. Senin için ömrüm mahpuslarda ziyan olsun anam. Allah için kadın değil bu, kitap, kitap… Aç aç oku, çevir bi daha baştan oku. Ayağının altına paspas olayım Ayselim. ”
Aysel, kulamparasıyla uzayıp gitti. Bizimkiler hala martaval okuyor. Şakası bir yana öyle bir geçiş geçti ki, rüzgarı aklımızı başımızdan aldı. Aysel bu, kadın gibi kadın. Her hali dişi. Göz süzüşü ölüm döşeğindeki adamı canlandırır. Heveslerimizi coşturdu, hepimizi yarım akılda koydu da gitti…
* Hazetmek- Yerel bir söyleyişte “hoşlanmak, haz almak” anlamında kullanılmaktadır.
Yukarı
O sokaklarda kaybolur gölgeler..
BÖLÜM 2 - Yazan: Sedat Tuvar
Aysel gitmiş, yalının müdavimleri ahlaya, ohlaya oyunlarına geri dönmüşlerdi. Gitmek için ayağa kalktığımda Zafer'in yüzünün asık olduğunu farkedip, "hayırdır" dedim. "Hiç yaa, önemli değil, canım sıkılıyor biraz" dedi. Kolundan tutup kaldırdım. Hiç itiraz etmedi, birlikte dışarı çıktık. Gün hala çok güzel cadde yine olabildiğince kalabalıktı. Bir müddet Zafer "baba namı gidiyorsun?" diye sorana kadar sessizce yürüdük, Zaferi unutmamıştım ama daha öncelikle birazda geç kaldığım için azarlayacağını düşündüğüm babam vardı aklımda. "hele ona bir uğrayalım, bir ihtiyacı varsa halleder sonra bir yerde oturup bol bol konuşuruz." dedim. Babam; eskiden çok değişik iş yerlerinin olduğu zamanla ihraç fazlası ve ucuz giyim fuarına dönüşen bir iş merkezinin bodrum katında küçük bir terzihane işletiyor. Yıllar önce elbiseler, paltolar diktiğini, müşterilerini evire çevire ölçülerini aldığında da çok gülüp onun beni azarladığını hatırlıyorum. Her zaman "Şükürler olsun, karnımız doyuyor ya" der. Terzi Hasan denilince akan sular durur mahallemizde. Dedemden kalan üç katlı ahşap evimizi sık sık onarıp, ayakta kalmasını sağlamaktan başka bir derdi olmaz, küçük birikimleri ile mahallede ihtiyacı olanlara giysiler dikip hediye eder. Evlendiklerinde annem bu eve gelin gelmiş, daha iki aylık evlilerken annemin ayaklarına bir şeyler olmuş ve yürüyemiyormuş, bir müdet sonra rahmetli babaannem "ben bu kötürüm gelini istemem" diye tutturmuş, dayılarım gelip annemi evden almış, kendi evlerine geri götürmüşler. Babam, şimdi benim olan odaya kendini kapatıp, aylarca dışarı çıkmayıp ağlamış. O zamanlar pek az evde bulunan pikapta hep aynı pilağı çalmış, "Ham meyvayı kopardılar dalından, beni ayırdılar nazlı yarimden" Sonra annem bir sabah "yüce rabbimin hikmeti" yürümeye yeniden başlayıp, gelip çalmış evimizin kapısını, yeniden kavuşmuşlar, bir daha hiç ayrılmamacısına...
Zafer'le dükkana vardığımızda; babamın her zamanki gibi özenle hazırladığı, üzerinde mağaza isimleri yazılı, işlenmiş giysi poşetlerini çabucak dağıttık, işimiz bitince "çıkacağız baba başka bir ihtiyacın varmı?" diye sordum. Bir zarf uzatıp " bunu pazarcı Osmana ver" dedi. Dışarı çıktık, önümüze ilk gelen kafeteryaya girip birer kahve söyledik. "Anlat Zafer seni dinliyorum" dedim. "Bilmemki nasıl başlasam" dedi. Benden "öf be hadi" cevabını alınca devam etti. "Suna'yı biliyorsun.. Biliyorum biraz yaş farkı var, aslında çokta değil yani on yaş kadar" Bu cümleyi duyduğumda, içimde çoktandır var olan ama üstünü sıkı sıkıya kapattığım birşeyler hissediyorum, sızı, acı, şaşkınlık ne biliyim değişik birşey, içim akıyor sanki paçalarımdan aşağı... ne olduğuna anlam veremiyorum. Suna'nın gözleri Zafer'in gözlerinde beliriyor, yutkunuyorum, son söylediği birkaç cümleyi duymadığımı farkedip "yavaş" diyebiliyorum. Ciddi olduğunu, Suna'nında ona kayıtsız olmadığını düşündüğünü, babası olmadığı için bir tek annesine bahsedip ondan da olumlu cevap aldığını, benimde ona destek olmam gerektiğini hatta bizimkilerlede konuşup iki aile birlikte kızı istemeye gitmemizin nasıl olacağını soruyor. Topluyorum biraz kendimi, içimden "sana ne oluyor oğlum" deyip, başını öne eğmiş, bi çare duran benim en değerli arkadaşıma moral verme ihtiyacı hissediyorum. " Ya sıkma canını, neden olmasın, senden iyisinimi bulacaklar, yeterki Suna'nın gönlü olsun. Hem bildiğim kadar Üniversiteye hazırlanıyor, okumayı kafasına koymuş, tamam sen olayı kafanda bitirmişsin ama birde mutlaka kızla konuş derim" Ellerini masanın üstünde kenetleyip söyleniyor.. "Çok düşündüm, onun yaşıtı olsam belki bunu yapabilirdim ama, ama bu yaş farkı utandırıyor beni, sanki direk ailelerle bu işi gündeme getirirsek daha doğru olur gibime geliyor."
Bir kaç saat konuştuktan sonra ortak bir karara varamıyoruz, birazdaha düşünmeye karar verip mahallenin yolunu tutuyoruz..
Akşamın dokuzu olmuş, Şükrü Ustanın lokantasından ışık sızıyor dışarı, belliki muhabbet var, kapıyı çalıyoruz, ustanın mezecisi açıyor, dostlar masa kurmuş, bir büyük rakıyı bitirmiş ikinciye başlamak üzerelerken aralarına bizde ilişiyoruz...
Babamın verdiği zarfı Lastik Osman'a uzatıp "al bakalım, babamdan bir emanetin var" diyorum.
Osman biraz şaşırmış görünsede zarfı açıp, içindeki yirmilikleri masanın altına indirip saymaya başlıyor, saydıkça yüzünde oluşan ve giderek artan gülümseme masadaki herkesede sirayet ediyor. Kimse ona takılmadan ben konuyu değiştirmek için Kusto Sami'ye soruyorum "kustocuğum yarınki milli maç ne olur?" Hani soruyu ben sormasam adamın sorudan haberi var diyeceğim... Anında anlatmaya başlıyor. " 2-1 alırız neden mi? İçime doğuyor, bizim bölük taburda her yıl düzenlenen turnuva da hiç şampiyon olamamış, turnuvanın başlamasına bir hafta kala seçmeler yapılıyor, bölük komutanı gelip antremanları bizzat izleyip beğendiği askerleri asteğmenimize bu çocuğu yaz takıma Mustafa asteğmen diyor. Takıma alınacak son iki kişi belirlenecek o anda asteğmenimiz bana seslendi "Sami gir oyuna" hemen oyuna girdim.. Hangi mevkiye? tabiki forvete.." Bir kahkaha koptu. Hepimizi heyecan sarmıştı, kusto Zafer'den bir sigara otlanıp devam etti.. "Bizim takım bir serbest vuruş kazandı, ceza sahasının 5 metre felan dışından, topu kapıp diktim, rakip dört kişilik bir baraj yaptı, bir baraja baktım bir de dönüp bölük komutanına baktım, ayağa kalkmış belliki gidecek ama kısık gözlerle benim vuruşumu bekliyor.." Lastik Osman ayağa kalkıp sallanmaya başladı, bir yandanda şarkı söyler gibi "hadi vur ağbi, hadi vur ağbi" Kusto hiç istifini bozmadan devam ediyor. "Vurmazmıyım ulan, vurdum tabii" Sonra sustu, hepimizden birden bir "eeeeee" sesi...Kusto yumruğunu sıkıp ayağa kalktı "direkte patladı anasını satıyım" Yuh ulan, vay ayı vay, diyen kahkaha gırla.. Dayanamadım ben sordum "Eee komutan" Kusto elini omzuma atıp devam etti.. "Yıkıldım Cemal'im, diz çöktüm yere, bir müddet sonra saha kenarına döndüm, komutan gitmişti, gitmişti gitmesine ama adam komutan kardeşim, maldan anlamazmı? alın asteğmen Samiyi'de takıma demiş." Bu kez bir alkış koptu .. Baktım Zafer'inde keyfi yerine gelmişti. Hep birlikte hadi be kusto şu şampiyonaya gel... Ne oldu? Oynadın mı? Şampiyon oldunuz gibi sorular yöneltik. Bir sigarada benden istedi, sigarayı ağzına götürdüğünde üç kişi birden çakmak çaktı.... "Uzatmayayım geç oldu" dedi ve devam etti... "Hep yedekte bekledim, takım süper, önüne geleni eleyip finale geldi. Son maç, yenersek bölük tarihinde ilk defa şampiyon olacak, maçta dakika 85 durum 1-1 türübünler tıklım tıklım, asteğmen 70 inci dakikadan beri beni ısındırıyor, ısınmaktan yandım, bir yandanda ödüm patlıyor, oyuna giremeden maçta, turnuvada bitecek diye... Neyse bölük komutanının asteğmene beni işaret ettiğini gördüm, ardından hemen oyuna girdim. Dakika 89 korner atacak bizim Bekir çavuş, bekle yettim çavuşum deyip hızla ceza sahasına doğru koştum, tirübünlerde uğultu iyce artmış, gözüm topta, top süzülüyor ben koşuyorum, top süzülüyor ben koşuyorum, tam penaltı noktası üzerinde herkesle beraber bende yükseldim, çaktım kafayı" hepimiz ayaktayız, gol, gool... Devam ediyor "yok ya direkten geri döndü" hadi ya, genemi be, eeee.... "İçime doğdu kardeşim, benle yükselen herkes indi yere, enayimiyim ben? Bekliyorum havada, işimi şansa bırakırmıyım? Dönen topa bir kafa daha çaktım, goooool."
Şükrü Ustaya yardım edip lokantayı kapattıktan sonra hep beraber alıp sırtımıza denizi, vurduk yokuşa kendimizi, bir bir eksildik sokaklarda, bir bir kayboldu gölgelerimiz kapılarda... En son Zafer kalmıştı yanımda, düşünceliydi yine ama hiç olmazsa umutsuz değildi. Mükemmel Muzafferin evinin önünden geçerken yatak odasının ışığının söndüğünü gördük tutmadım kendimi... "Yahu Zafer bu bizim mükemmel acaba o işide mükemmelmi yapıyordur?
Yukarı
Muamma
BÖLÜM 3 - Yazan: Tuba Çiçek
Zafer pis pis gülerek: "Valla abi 'Mükemmel'in performansını bilmem ama şahsen ben az daha sahalara çıkıp performans şeyedemezsem, spor hayatımın sona ereceğine garanti verebilirim" dedi. "Çıkmadık candan, hadım edilmemiş kuştan ümit kesilmez" diyip Zafer'i evine uğurladım.
Her kasisini, her ağacını, her kaldırım taşını ezberlediğim sokakta yürürken, beynim her gece olduğu gibi günün haber özetlerini geçiyordu.
Elbette günün haberi Zafer'in Suna ile ilgili söyledikleriydi. Gerçekten Suna'yı seviyor muydu? Yoksa "Okul ve askerlik bitti, bir işim de var. Eh artık düzenli bir aile ve düzenli bir seks hayatından başka eksiğim kalmadı" gibi bir bilinçaltı oyunuyla mı karşı karşıyaydı Zafer? Değil mi ki canı her çektiğinde seks yapacak kadar çapkın, yakışıklı ve zengin bir adam değildi, o halde evlenmekten başka çaresi yoktu.
"Sana n'oluyor yahu, ne bok atıyorsun Zafer'e? Sanki bir sen mi bilirsin sevdalanmayı?" dedim kendi kendine. Utandım bu fesat düşünceden.
Tenekeci Mustafa'nın evinin önüne vardığımda, sıcak bir gülümseme yansıdı uykulu gözlerime. "Böyle insanlar kalmadı artık. Bu mahallenin bi ferdi olduğum için, şanslı bir piçim" diye söylendim kendi kendime. "Eğer bizim mahallenin dizisi çekilse, Allah için bir tane kötü adam karakteri çıkmaz şerefsizim. Komşu mahallelerden oyuncu transfer etmek gerekir" diye sürdürdüm iç konuşmamı.
Üç adım sonra köşeyi dönecek ve evimin bulunduğu sokağa girecektim. Uykum gelmişti, gözlerim iflas etmek üzereydi. Köşeyi dönmemle, gözlerimin kamaşması bir oldu.
Ellerimle gözlerime siper yapıp, suratıma doğrultulmuş araba farının ardında olanları anlamaya çalışıyordum. Sersemlemiştim. Ne olduğunu anlayamadan, ızbandut gibi iki adam kollarımdan sürükleyerek beni arabaya bindirdiler. Silahlıydılar. Hoş, silahları olmasa da bu çelimsizliğimle onlara karşı koyacak durumda değildim.
"Neler oluyor, ne istiyorsunuz benden?" dedim. Soğukkanlı görünmeye çalışsam da, sesim tecavüze uğramasına ramak kalmış aciz bi karı gibi çıkıyordu. İt gibi korktuğum aşikardı.
Arabada benden başka 3 kişi daha vardı. İkisi iki yanımda oturuyordu. Sorularıma cevap vermiyorlardı. Arabayı sürenin siması hiç yabancı değildi. Evet, kesinlikle tanıdığım biriydi. Çok yakın bir zamanda gördüğüm, karşılaştığım biriydi. Hafızamı zorladım. Gördüğüm yüzleri asla unutmazdım.
Bingo! Arabayı kullanan dallama, bugün Aysel'in yanında gördüğümüz yandan çarklı it idi. Yalı'nın önünden bir çalımla geçip gitmelerini gözümde canlandırdım. Emindim, oydu. Fakat Aysel'in ya da bu gangster müsveddesinin benimle ne işi olabilirdi ki?
Son bir kez "nereye götürüyorsunuz beni" diye sordum. Sesim biraz daha kararlı ve erkekçe çıkmıştı. Memnundum ses tonumun performansından. Lakin arabadakiler hiç oralı değildi. Sanki başçavuşun eşeği gaz çıkarıyordu.
Arabayı kullanan hanzo: "Bağlayın gözlerini" diye buyurdu. Bağladılar gözlerimi. Yaklaşık 15 dakika öyle seyahat ettik.
Issız bir yerde, kocaman bahçeli, 4 katlı bir villanın önünde gözümü açıp, arabadan indirdiler. Gizemli şatoları andıran bir mimarisi vardı villanın. Izbandutlardan birisi bahçe kapısına doğru itekledi beni.
Bahçe kapısındaki kocaman levhada 'Kırkyama Malikanesi' yazıyordu. Sadece levha değil, her şey kocamandı. Kapı zili, girişteki paspas, portmanto, kilimler, avizeler, kapılar, sehpalar, koltuklar, aksesuarlar... sanki insan evladı değil de bir dev yaşıyordu villada.
İte kaka salondaki kocaman koltuğa, karpuz fırlatır gibi fırlattılar beni. Arabayı kullanan adam "soyun" diye buyurdu. "Villanın sahibi olan dev, bana tecavüz edecek besbelli" dedim kendi kendime. "Eh tecavüz kaçınılmazsa, zevk alacaz mecbur" diye sürdürdüm saçmalamayı. İyice salaklaşmıştım. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi şaşırmıştım.
"Sana soyun dedim ulan" diye kükredi it oğlu it. Salak salak baktım yüzüne. Karşımda kocaman bir ayna vardı. Dev bana tecavüz etmese de, aynaya yansıyan surat ifadem bile intihar sebebiydi. Ben böyle anlamsız, böyle kişiliksiz, böyle aciz bir surat ömrüm boyunca görmemiştim. İfademi biraz sertleştirmeye çalıştım. Mimiklerimle oynadım. Lakin adam karşımda durmuş bana 'soyun' derken en fazla Fatih Ürek kadar erkeksileşebiliyordum.
Yağız delikanlının sabrı tükeniyordu. Silahını bana doğrulttu, tetiği çekti. Davrandım. Yavaş yavaş ceketimi çıkardım. Öyle yavaş hareket ediyordum ki, sanki birazdan Superman gelip beni kurtaracaktı da, zaman kazanmak için ağır çekim soyunuyordum. "Ulan adamların vakti bol işte, ne uyuzlanıyorsun. Ne olacaksa bir an önce olsun da, çekip gidelim" dedim kendime ve gölgeme.
Tam da gömleğimin düğmelerini açarken, bir ayak sesi yankılanmaya başladı duvarlarda. Tık tık tık.. Seslerden anladığım kadarıyla, sivri topuklu ayakkabı giymeye hevesli, 'ibne bir dev'e kaptıracaktık dötü. Arkamdaki kocaman kapı açıldı. Partnerimi karşımdaki aynadan görebiliyordum.. Görebiliyordum da, gördüklerime inanamıyordum.
"Siz çekilebilirsiniz" dedi Aysel. Şapşallığım ayyuka çıkmıştı. Nefes aldığımdan bile şüpheliydim. Kırıta kırıta karşıma geçti. Transparan bi gecelik vardı üstünde. Siyah bi gelinlik gibiydi geceliği. Duvak gibi bir şeyler de vardı başında. Ayağında sivri topuk, tüylü, şuh bi terlik... Baştan ayağa siyahlara bürünmüştü. Suratında buz gibi bir ifade.. Gene de çok dişiydi. Başka zaman olsa, gözümün önündeki manzaranın karikatürü bile beni tahrik ederdi ama tık yoktu. Şaşkınlık ve korku tüm libidomu sömürmüştü.
"Hala soyunmamışsın" dedi Aysel, olanca şuhluğuyla. Saçma sapan bir ses tonuyla: "Tam soyunuyordum ki, yani.. şey.. sen geldin" dedim, kurduğum cümlenin aptallığına inanamayarak. Olan olmuş, cümle ağızdan çıkmıştı bir kere. Başıma gelenlere inanamıyordum. Duvarlarda çınlayan bir kahkaha attı Aysel. "Ne o erkeklerden mi hoşlanıyorsun yoksa? Adamlarımın yanında soyunmaktan utanmıyorsun da benden mi utanıyorsun?" dedi, küstah küstah. Doğru söze ne denirdi ki? Sustum.
"Doğrusu beni hayal kırıklığına uğrattın" dedi Aysel. Beni baştan aşağıya süzerken devam etti konuşmasına: "Seni mahallenin diğer erkeklerinden daha delikanlı, daha serinkanlı sanırdım. O yüzden en sona sakladım seni. Heyhat, en az onlar kadar şaşkın ve korkak çıktın..."
Yukarı
Gölgelerde aranır umutlar
BÖLÜM 4 - Yazan: Cüneyt Göksu
Bütün cesaretimi toplayıp, yüksek sesle, kendimden emin,
"Yok ondan değil ama seninle hiç bir zaman yatmayacağım, yatmam!" dedim.
Şaşırma sırası ondaydı, istediği adamı istediği zaman elde etmeye alışmıştı, kimse de reddetmemişti bu zamana dek.
"Benimle olmazsan seni kimseye yar etmem!" diye bağırdı, çıldırmıştı. Bir yandan bana tokat atmaya çalışıyor bir yandan da azmanlarına sesleniyordu, hepsi geldiler, üzerime çullanmış, acımasızca vuruyorlardı. Başıma bir çuval geçirdiler, Aysel'in çığlıkları geliyordu uzaklardan, yeniden arabaya bindik, bir yandan gidiyoruz bir yandan da "Sen bittin oğlum" diye tehdit ediyorlardı. Yediğim dayaklardan en sonunda bayılmışım.
Gözlerimi açtığımda bulunduğum yer hiçde tanıdık gelmemişti. Kapalı, zifiri karanlık bir yerdeydim, çırıl çıplaktım, üşümüyor, terlemiyordum, aç da değildim, tok ta. Ne kapı, ne de bir pencere vardı. Çıkmak için davrandım, vurdum, yumrukladım, boşluğu tekmeledim, I'ııh yok, olmuyordu, çıkamıyordum. Kolum da acı içindeydi, göremiyordum ama dirseğimde ki bandajı farkedebiliyordum.
Kaç gündür buradaydım, gece mi, yoksa gündüz müydü hiç birşeyin farkında değildim. Panik olmakla, olmamak arasındaydım, korkuyordum ama bilincimi kaybetmemem gerekiyordu, düşündüm, hemde çok düşündüm buraya nasıl geldiğimi hatırlamaya çalıştım ama olmuyordu birtürlü, sanki hafızamı silmişlerdi. Bir süre sonra sakinleştim ve dinlemeye başladım sessizliği. Ölüm sessizliği vardı ortalıkta, neredeydim?!
Bir tıkırtı mı duymuştum ne! Evet, evet bir ayak sesiydi bu yaklaşan, gittikçe yaklaştı, yaklaştı... Musluğun gıcırtıyla, ağır ağır, açılan sesinini duydum, arkasından da gürül gürül boşalan bir su sesi...
Birden her yer apaydınlık oldu, gözlerimi açamıyordum bile, ellerimi siper edip bakmaya çalıştım ama ışık her yerdeydi ve nereye bakacağımı bile bilemiyordum ki.
Aynı anda kulakları sağır edercesine tiz bir ses de duyulmaya başladı.
Işık o kadar fazlaydı ki, gözlerimi kapatsam bile delercesine giriyordu aralardan, Gözümü mü, kulağımı mı kapatacağımı şaşırdım.
Buz gibi su, çıplak tenime çarptığında canım öyle bir yandı ki, üşümemi bile hissetmiyordum artık, dört bir yandan büyük bir basınçla geliyordu, kalkmaya çalışıyor, yeniden devriliyordum. Bir türlü göremiyordum ki nereden, nasıl geldiğini ve daha da önemlisi kimin bunu yaptığını, düşünmeye bile fırsat vermiyordu bu lanet su.
Aydınlık birden karanlığa döndü, su kesildi, ses de, karabasan da.
Titremeye başladım, beynim patlayacak gibiydi, burada ne işim vardı, kime ne yapmış olabilirdim ki, bunlar başına gelsindi, olanları düşünerek yığıldığım yerde uyudum kaldım.
Uyandığımda, sanki bir çuvalın içinde, günlerdir sopa yemiş gibiydim. Doğrulmaya çalıştım, bütün kemiklerim sızlıyordu. Sesler duydum, hatırlamaya başlamıştım yavaştan, karanlık odayı, soğuk suyu, o beynimi kopartan sesi. Kolumdaki iğne izlerini farkettim. Hatırlıyordum...
Zafer'le yürüyüşümüz, Suna hakkında ki konuşmalar ve Aysel'de başıma gelenler...
Evet en son hatırladıklarım buydu, sonra gözümü bu karabasanda açmıştım. Yıllar sonra, tekrar burada ne işim olabilirdi ki, yıllar önce yaşananların bedeli çoktan ödenmiş ve hesap kapanmıştı bile.
Kapı açıldı, yüzü maskeli, iri adam giymem için birşeyler fırlattı ve hemen çıktı. Giyinmemle birlikte, kapı hemen yeniden açıldı, koluma girdiler, çıkarttılar, yürüyemiyor sürünüyordum adeta. Evet burayı çok iyi tanıyordum. Kahrolası Sorgu Odası!
- "Sen!" dedi, bağırarak, "Uslu durmuyormuşsun, lan akıllanmadın mı yediğin onca dayaktan, kaç yıl geçti bak yine geldin yanımıza, özledin mi bizi ha!"
Aynalı camın diğer tarafında bizi kim izliyordu acaba, yıllar öncesinde kalmış bu işkence odalarını yeniden yaşamak için birşey yapmamıştım ki, tek yaptığım Aysel kaltağını reddetmekti. Kendi halimde bir hayatım vardı artık, cezamı çekmiştim, daha ne istiyorlardı ki? Bunları düşünürken, yediğim tokat beni kendime getirdi.
- "Lan sana söylüyorum eşek herif, duymuyomusun?" dedi, sonra cama dönerek, "İğnenin etkisi geçmemiş, bu hala ayakta uyuyor" diye bağırdı.
Eskilerden sorular soruyor, isimler sayıyordu, geçenlerde Başbakana yapılan suikastı anlatıyor, aralarında kurduğu ilişkileri de bana bağlıyordu. Aradığı ben değildim ama nasıl inandırabilirdim ki onu, yeni hayatım onları hiç ilgilendirmiyordu, hayatında beyaz sayfa açan ben olmama rağmen, geçmişe takılmış olan onlardı.
Kaç saat geçti bilmiyorum, artık söylediklerini duyamayacak kadar yorgundum, gözlerim kapanıyordu ama her defasında yediğim tekme, tokat beni kendime getiriyordu. Biz Zafer'le vakit geçirirken, bambaşka bir yerde yapılmış suikastın, bütün yolları bana çıkıyordu. Onları inandıracak tek kişi vardı,
- "Sen daha konuşma, bak şimdi sana kimi getireceğiz." dedi işkenceci..
Açılan kapıdan giren Zafer'i görünce çok sevindim, beni almaya gelmişti kesinlikle, kardeşimdi, can yoldaşımdı benim. Herşeyi paylaşmıştık bir zamanlar, bu lanet odaları bile, bir şekilde çıkardık buradan, beraber.
Yavaşça yaklaştı, gözleri günlerdir uyumamış gibi kan içindeydi, işkenceci duymayacak şekilde kulağıma eğildi,
- "Suna'yla yatmayacaktın, alçak herif!, arkamdan vurdun beni, iyiki Aysel herşeyi anlattı" dedi.
Yaşadığı aşk sadece gözlerini değil, benliğini ve düşüncelerini de kör etmişti. Ben eski ben değildim onun için artık. Muzaffer'in evinin önünden ayrıldıktan sonra herhalde benim Suna ile buluşmaya gittiğimi sanıyordu veya ona birileri öyle anlatmıştı?
Doğruldu ve işkenceciye dönerek:
- "Evet, evet bu muhakkak o'dur, suikastı yapan kesin bu, üç gece önce benimle beraber olduğu falan hepsi yalan!" dedi ve çıktı gitti.
- "Biliyorduk zaten, huylu huyundan vazgeçer mi, sizi devlet düşmanları!" diye tamamladı diğeri.
- "Çağırın doktoru, konuştursun bu hayvanı!"
Vücuduma yayılan ilaç beni bayıltmadan tek bir kelime ağzımdan dökülüverdi,
- "Suna..."Yukarı
BAZEN DE GÖLGELER AYDINLATIR SOKAKLARI
BÖLÜM 5 - Yazan: Tarkan İkizler
"Sunaaaa!…"
Ben Suna, Suna diye bağırıp duruyorum ama kapıdan Aysel başını uzatıp geri çekiyor görüyorum, benden kaçmaz… Zorla ayağa kalkıyorum, evet Aysel burada, onu bulup hesap sormam lâzım…
"Sen kendini ne sanıyorsun? İnsanların hayatını böyle basit yalanlarla nasıl karartırsın? Suna güzel bir kız ama ne yatması, nasıl böyle adice davranabiliyorsun?"
Evet bağırıp çağıracağım, hesap soracağım ama Aysel bir türlü durmuyor ve dar koridorlarda koşuyor… Bir yakalasam, herşeyin yalan olduğunu itiraf ettireceğim…
Aysel koridorun sonuna geldiğinde arkamdan koşan işkencecilere, doktorlara, hastabakıcı kıyafetli adamlara aldırmadan koşmaya devam ediyorum. Fakat birden her yer kararıyor… Ne olduysa peşimdekiler yok artık ve Aysel bugün villasındaki karşılaştığımız seksi kıyafetleriyle, sırtı bana doğru dönük, öylece duvarın dibinde duruyor…
Aysel durunca ben de duruyorum ve merakla ne yapacak diye beklemeye başlıyorum. Aysel üzerindeki transparan geceliği çıkartmaya başlarken arkasını dönüyor. Tekrar yüzünü bana dönmeye başlarken de nasıl oluyorsa, üzerindeki kıyafet birden Noel baba kıyafeti... Hayır, hayır, İtfaiyeci kıyafeti oluyor, elinde de yüzüme doğru tuttuğu kocaman bir hortum, ve birden her yeri sular kaplıyor...
"Hişt! Hişt! Abi... Hişt... "
"Ne?"
"Abi, sen beni bırakıp eve gitmedin mi?"
"Zafer?"
"Evet abi."
"Ulan beni niye ıslattın?"
"E! Ödümü kopardın abi. Valla sana kötü birşeyler oluyor sandım. Önce bir kaç kez kapı çalındı gibi geldi, bir açtım ki, sen kapıya yaslanıp uyumuşsun. İtip kakıyorum, bana mısın demiyorsun, korktum. Ayılman için en sonunda dayanamadım tokat attım. 'Beni nereye götürüyorsunuz lan? Ben kim suikast kim, bırakın beni' diye bağırıyordun. Bir an bu kâbustan hiç kalkamayacakmışsın gibi geldi, gecede içkiyi çok kaçırdığını biliyorum, korkudan ne yapacağımı şaşırıp doğruca mutfağa gittim, kaptım bir tas suyu...."
"Ya, Zafer valla ne kâbustu bir bilsen, artık televizyondaki uyduruk Hollywood dizilerinde ne varsa gördüm. Beni mafya mı kaçırmıyor, gözlerimi mi bağlamıyorlar... Yok efendim dev gibi adamlar, villalar mı istersin, büyük avizeler, tablolar mı?"
"Gel abi, önce bir benimkilerden birşeyler giyip üstünü değiştir, sonra biraz dolaşalım senle. Şöyle iyice bir kendine gel."
Zaferlerin evinden çıkalı yarım saat kadar olmuştu, kafamı anca toparlamıştım. Mahallenin ara sokaklarında boş boş, dolaşıp duruyorduk. Ben hâlâ gördüğüm rüyanın etkisiyle Ayseli düşünüyorum, zihnim bulanık. Bir yandan da birşeyler oluyor ama, bir türlü dikkatimi verip neler olduğunu anlayamıyorum.
Sadece etrafımızda bir hareket, bir kıpırtı var, bunu hissediyorum.
Hissediyorum ama kendimi toparlayıp "Sen de farkında mısın?" diye bir türlü Zafer'e soramıyorum. Hâlâ rüyanın etkisi mi var bilemiyorum.
Artık eminim, biri, hatta birileri, bizi takip ediyor... Bir yandan Zafer'i dinleyip, bir yandan da arkamızda kıpırdayıp duran sabırsız gölgelere dikkat etmeye çalışıyorum.
Zafer'in koluna girip onu ileri doğru yürümeye zorlayınca, böyle bir şeye alışık olmayan Zafer, durup dikkatle yüzüme bakıyor... Normal olmayan birşeylerin döndüğünü artık o da anlayınca yavaşça kulağına eğilip "Peşimizde birileri var." diye fısıldıyorum.
Bakmaya niyetlendiğini anlayınca arkasına dönmesini engellemek için koluna sıkıca sarılıyorum.
Köşeyi dönünce onu sağa itip, kendimi sola atıyorum. Sırtlarımızı karşılıklı iki duvara verip beklemeye başlıyoruz... Kendi kendime "Ulan aynı filmlerdeki gibi, başımıza gelmedik bir bu kalmıştı, haydi hayırlısı." diyorum.
Korkak ve ihtiyatlı, ama bir o kadar da hızlı adımlarla, ayaklarının uçlarına basıp ilerlemeye çalışan iki kişiyi sokağın başında farkettiğim anda 'Haydi!" diye bağırıyorum. Zafer'le aynı anda adamların üstüne atlıyoruz ama atlarken de bir yanlış yaptığımızı farkediyorum adamlar zenci...
Zencilerin bizim peşimizde ne işi var?
Adamlar turist mi acaba falan diye düşünmeye kalmadan, bir itiş kakış içinde birbirimize girdiğimiz anda biri "Abi dur! Benim, Lastik Osman" diyor. Öylece elimiz havada kalıyoruz...
Çocuk esastan da bizim Lastik.
Toparlanıp yerden kalkarken, şaşkınlıkla "Ulan sen Lastik Osman değil misin? Ya sen, Cabbar niye böyle zenci oldunuz oğlum?" diyorum.
"Abi bende onu diyorum. Evet ben Lastik Osman'ım, bu da Cabbar."
Üstümüzü başımızı silkeliyoruz ama, bizim de sağımız solumuz çoktan siyah lekelerle dolmuş...
Lastik Osman "Abi biz seni takip ediyorduk. Zafer abinin yanından ayrılırsın diye bekledik ama..." diyor.
Zafer adı geçince "Benimle ne alakanız var?" diye soruyor.
Kafasını titretip, kaşını gözünü kaldıra kaldıra devam ediyor "Ha? Size soruyorum lan... Ben size demedim mi oğlum? Olmaz o iş... Ulan birşey değil kardeşimin de başını yakacaksınız."
Çocuklar sessiz başlarını öne eğince, Zafer iyice kızıp, bağırıp-çağırmaya başlıyor.
"Bıktım ulan bu mahalleden de, sizin gibi delilerinden de... Ne halt yerseniz yiyin."
Zafer bir sigara yaktıktan sonra yanımızdan hızla, söylene söylene uzaklaşıyor.
Lastik Osman'a soruyorum "Ne var da böyle manyak manyak şeyler yapıyorsunuz oğlum?
Deli misiniz siz? Niye zenci gibi sağınızı solunuzu boyadınız?
Benim bilmediğim birşeyler var ama, dur bakalım...
Nedir bu Zaferin bahsettiği 'Olmayacak iş'?"
Lastik Osman "Abi..." diye lafa başlarken, Cabbar'da benle beraber kaldırıma oturuyor.
"Bu Zafer'in kardeşi Selim, hepimizin kardeşi sayılır...
O'na iyi bir şey olsa sevinir, kötü bir şey olsa hepimiz üzülürüz değil mi?
Şimdi ben sana herşeyi anlatacağım."
"Yaa, Lastiğim bırak bu ekstra açıklamalı, pazarlamacı ağızlarını, direk konuya gir..."
"Zaten Zafer yanından gidince sana seslenecektik, ama sizde de bir muhabbet, bir muhabbet bitmek bilmedi be abi. Biz de takip etmek zorunda kaldık... Herşeyden önce şunu söyleyeyim ki bizi senden başkası kurtaramaz."
"Lastiiik. Gir oğlum şu konuya artık..."
"Abi uzun lafın kısası şu: Bu Zafer'in kardeşi Selim, Aysel'e abayı yakmış, ama bir iki kez Aysel'le konuştuğunda Aysel bunu 'Senin maaşın benim makyaj parama bile yetmez oğlum. On milyarı denkleştir öyle gel' diye terslemiş. Çocuğunda bir erkeklik gururu var değil mi abi. Ne yapsın gariban, belki bir akıl verir diye gidip kahvede bizim Kusto Sami'ye durumu anlatıyor. Kusto Sami de bunu dinleyince 'Yeter artık bu Aysel karısının mahalleye ettiği' diyip kahvedeki çocuklarla bir plan yapıyorlar."
Lastik Osman anlatmaya devam ederken saatine baktıktan sonra, "Abi gel gerisini yolda anlatırım, acelemiz var" diyerek ayağa kalkıp elini bana uzatıyor. Hep beraber yürümeye, hatta hızlı adımlarla yavaş yavaş koşmaya başlıyoruz Lastik tekrar anlatıyor...
"Abi Kızma ama senin dünyadan haberin yok. Kahveye gelince bu Kusto Sami'nin son bir aydır ikidebir anlattığı askerlik anılarından da mı durumu çakozlamadın be abi? Bu askerlik muhabbeti falan var ya, hepsi dümen, sırf sen gelince anlatacak koftiden birşeyler olsun da, millet ağzından birşeyler kaçırırsa işi bozmayasın diye."
"Ne işi oğlum? Ben niye milletin işini bozayım?"
"Öyle deme abi, Zaferin en yakın arkadaşısın, ne yapar eder vazgeçirirdin bizi..."
Cabbar sessizliğini bozup araya giriyor:
"Keşke işe uyansaydı da vaz geçirseydi. Şimdi daha mı iyi oldu sanki."
Lastik Osman "Sen karışma lan!" diyince, Cabbar yine susuyor.
"Oğlum şu işi başından adam gibi anlat, hiç birşey anlamadım ben..."
"Anlamayacak ne var abi... Mahalledeki her genç gibi Zaferin kardeşi Selim de Aysel'i seviyor.
Aysel Selim'i istemiyor ama açık açık 'On milyarı getir, malı götür' diye, kendisinin ne mal olduğunu da belli ediyor. Selim'de de bu para yok, Kusto'ya dert yanıyor. Kusto da ulan bu herkese böyle yapıyor gelin bu Aysel karısından hiç değilse birimiz mahalle gençleri adına intikam alsın diye fikrini söylüyor ve kahvede başlıyor her türlü plan çevrilmeye... En sonunda yazlığa gittiklerinde Aysellerin evine girip, yükte hafif, pahada ağır ne bulunursa alınmasına karar veriliyor. Senin anlayacağın Ayselin parasıyla Ayseli..."
"Valla ben bizim mahallenin gençlerinden böyle birşeyi beklemezdim... Ama ne diyeyim işin içinde şu Aysel olmasa eyvallah denecek iş değil ya hani neyse... İyi güzel de siz niye yüzünüzü böyle boyadınız onu anlamadım..."
"Sadece biz değil ki kahvedeki herkes boyadı."
"Herkes mi?"
"Evet abi, eve girerken görünmemek için."
"Madem eve girerken diye yüzünüzü boyadınız, burada ne işiniz var?"
"Biz içeri giremedik ki abi, biliyorsun bahçede özel eğitim almış köpekler var. Nah böyle, bu boyda kurt köpekleri..."
Cabbar yine lafa karışıyor.
"Hem de eğitimlinin de eğitimlisi, Ayselin babası bu kurtları inönü stadında görev yapan polis arkadaşından zorla, binbir dereden su getirip, rüşvetle almış... Adamcağız kurtulmak için 'Abicim ben bunları verirsem, stada neyle girerim?' diyormuş da, Ayselin babası durumu idare etsin diye, yerine iki tane sıradan kırma kurt alıp adama vermiş..."
"Ulan Cabbar her lafa da atlıyorsun be oğlum. Dur da şurda meramımızı anlatalım. Millet orada yangın vaziyette bizi bekliyor zaten...Nerede kalmıştım abi? Hah... Yarımız içerde yarımız dışarda kaldık. Kusto Sami kendini köpeklerden zor kurtardı. Şimdi bahçenin yakınlarında bir yerde gizlenip nöbet tutuyor. Selim içerde mahsur kaldı. İkimizi de seni bulmamız için Kusto gönderdi... Aman abi gel de şu Selimi kurtaralım..."
"İyi güzel de oğlum, nasıl kurtaralım?..."
Aldı mı beni bir düşünce, hem düşünüyorum, hem kendi kendime konuşuyorum.
Bir yandan olayı çözüp, Selimi nasıl kurtaracağımı bir yandan da bu işi becerirsem artık mahallede ölünceye kadar sırtımın yere gelmeyeceğini düşünüyorum.
Cevabı bulmaya çok yakınım biliyorum.
Başladım sesli sesli düşünmeye...
"Canavar gibi köpekler var diyorsuuuuuun, eğitimli diyorsuuuuuuun..."
"ULAN CABBAR!"
"Sen demin anlattıklarını nereden biliyorsun? Eğer doğruysa yırttık."
"Ayselin kardeşi kahvenin önünde, öbür çocuklara hava atmak için anlatırken duymuştum..."
"Buldum ulan buldum!!!"
"Şu Selimi bir kurtarayım da....
Gerçeğine tahammül edilemezken dümenden askerlik anısı neymiş gösteririm ben size..."
Çocuklar benden umutlu ben yardım edeceğim için hafiften havalı bir vaziyette neredeyse mahallenin dışına geldik ev görünüyor. Uzaktan sakat bir şey yok gibi. Ama durum tam tiyatro...
Eski partici Memduh beyin, yani Aysel hanımın babasının bahçeli evi.
Selim balkonda eğilmiş ara sıra kalkıp asmadan kopardığı korukları bahçedeki köpeklere atıyor.
Kusto Sami duvarın yanında tam siper yatmış. Askılı pantolon olmasa yüzü simsiyah boyalı, kim olduğunu anlamayacağım.
Çevrede bizden başka kimse yok. Yavaşça yanına gidip "Hişt kardeş Afrikanın içinden misiniz?" diye takılıyorum...
Kusto delirmiş gibi bana bakıp "Allahıma şükürler olsun" diyerek ayağa kalkıyor. Hareketleri hala yarı deli gibi hesapta ikide bir etrafı kolaçan ediyor. Selime sesleniyorum "Selim biz köpekleri bu tarafa çekince, sen öbür taraftan atla, kaç kurtar kendini, sakın yanına da birşey alayım deme."
"Gelin sizde şimdi benle. Ben ne dersem bütün gücünüzle bağırıp aynen tekrarlıyorsunuz tamam mı?"
Hepsi iyice aptallaştı, Cabbar "Abi hırsızlık yaptığımız evin önünde bağıracak mıyız, doğru mu anladım?" diye soruyor.
"Evet ulan bağıra bağıra kurtaracağız Selimi başka yolu yok..."
Önce duvara iyice yaklaşıyoruz başlıyorum bağırmaya...
"La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!"
Bizimkiler aptal aptal bana bakıyor ama, bu sırada köpekler stadlarda geçen eski günlerini yadetmek için duvarın dibine, aldıkları eğitim gereği tam yanımıza gelip oturunca, durumu anlayıp onlarda bana katılıyor.
"La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!"
Bir dakika boyunca böyle devam ediyoruz,
Selim kurtulup yanımıza gelince işin suyunu çıkarıp sevinçten, alkışlarla üçlü çekiyoruz...
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
"Beşiktaş!!!"
Oradan uzaklaşırken Kusto Sami bir yandan yüzünü silip bir yandan da bu sıkıcı durumu atlatmanın sevinciyle Lastik Osman'a yetişemeyen yavaş tekmeler savuruyor...
"Ben size demedim mi oğlum çözerse bu işi o çözer"...
Taşkın durumumuzu yavaş yavaş dizginleyipte kahveye yaklaştığımız sırada, Selim
"Abi sen hiç birşey alma demiştin ama bir kere almış bulundum. Bir daha da geri koyamadım, artık bunu sen hakkediyorsun" diyerek gömleğinin altına sakladığı bir defteri bana uzattı.
Sanırım Ayselin iyi kötü bütün yaşadıklarını, tüm detaylarıyla anlatacak hatıra defterini elimde tutuyordum...Yukarı
BAZEN DE GÖLGELER AYDINLATIR SOKAKLARI
BÖLÜM 6 - Yazan: Ahmet Altan
"Aval aval, elimdeki deftere bakadururken, aniden birisi kapıverdi elimden. Zaten defterde yazanların hayalini kurarak, derin düşüncelere dalmıştım, ama böyle ani bir hareketi de beklemiyordum, yerimden sıçradım. Defteri kapan Sami olanca hızıyla koşmaya başlamıştı ki, Zafer birden ayağını uzatıp Sami'ye çelmeyi taktı. Fitili almış olan Sami, iki seksen uzandı yere, defter bir yana, Sami bir yana.. O kargaşada, birisi defteri kapıp uzadı. Kimdi, dikkat bile etmedim. Zaten Sami öyle kötü yuvarlandı ki, can havliyle ayağa kalktığında, Zafer'in suratında gülümsemeyle karışık korkunun gölgesi, dikkatimi defterden koparmıştı bile. Sami'nin sağ eli kanıyordu, belki bileği bile kırılmış olabilirdi, öyle kötü düşmüştü, nasıl ki Zafer'in suratında korku varsa, Sami'nin suratında da nefret ve acı birlikte ışıldıyordu. Birden, öfkeyle bağırışını duyduk Sami'nin 'Ulan puşt! Şaka mı bu ne? Ha?' Zafer sesini kısmış, önüne bakıyordu. Sami ileri atıldı, sol yumruğu Zafer'in midesine gömüldüğünde araya girmek için atıldım. Sami tersledi, 'sen karışma abi, yeter artık! Bu ibne biliyor neyin, niye olduğunu!' Zafer, sessiz ve çaresiz kıvranıyor, önüne bakıyordu. Bu kargaşa içerisinde Sami'nin cebinden sustalı bir çakı çıkardığını, sanırım hiçbirimiz farketmedik. Ses etmeden, kuru bir tehdit bile savurmaksızın, aniden, sadece ani bir öfkeyle, sokuverdi bıçağı Zafer'in karnına. Zafer, o şaşkınlık içinde, gözleri yuvalarından fırlamış, oracığa çöküverdi dizlerinin üzerine. Sağ eliyle kapattığı karnından çıkan ılık kan, buharlar çıkartarak parmaklarının arasından süzüldü ve yolun kenarına doğru bayırdan aşağı ince bir dere oluşturarak yuvarlanmaya başladı. Sami elindeki bıçağı öfkeyle fırlatıp koşarak uzaklaşmaya başladığında hepimiz donup kalmış, Zafer'in başına toplanmıştık. Zafer'in alnındaki ter damlalarına çok şaşırdığımı hatırlıyorum, az önce böyle bir şey yoktu. Zafer güçlükle ağzını açıp, aynı Türk filmlerindeki cinayet sahelerinde olduğu gibi 'Aysel...' dedi ve başı yana düşüverdi. Onca yıllık çocukluk arkadaşım. Birlikte kerhaneye bile ilk kez gittiğimiz Zafer.. ellerimin arasından kayıvermişti, ve bir hiç yüzünden. Neden 'Aysel'? Neden??
Ambulans çağırmaya gerek kalmamıştı bile. Böyle bir şey bizim mahallede ilk kez oluyordu. Herkes, inanılmaz bir şok geçirdi. Nasıl davranacağımızı şaşırdık. İlk günler rutin cenaze işleriyle geçti. Mahalleye derin bir sessizlik çöktü. Sami kayıptı. Nereye gittiğini bilen yoktu. Ama polisler peşine düşmüşlerdi. İki güne bir gelip içimizden birisini karakola çağırıyor, olayı detayları ile, değişik ağızlardan defalarca dinleyip soruşturuyorlardı. Hafta sonuna doğru ziyaretleri seyrekleşti.
Nasıl olup da olduğunu bir türlü anlamadığım bu olayda Aysel'in adının neden geçtiği, baştan beri kafamı en çok kurcalayan hadise oldu. Bu konudaki inanılmaz bilgiyi de Lastik'ten öğrendiğimde, bunca zamandır mahallede olup, bu konudan nasıl haberdar olmadığıma hayret ettim. Aysel'in anası, Nuriye hanım, bakmayın o orospuya hanım dediğime, ağzım alışmış, neyse, Nuriye orospusu çok alımlı çalımlı karıydı eskiden. Şimdilerde patates çuvalı bile ondan güzeldir belki ama, bilenler bilir, gençliğinde afet-i devran derlermiş Nuriyeye.. Annemin de arkadaşıydı, bize oturmaya geldiği zamanlardan benim de çocukluk hayallerimi süsleyen tek kadın oydu, hatırlarım. Bize geleceği günler, önceden haberim olursa, topa filan boş verir, bir bahanesini bulur evden çıkmazdım. Bu Nuriye karısı, Aysel'i getirmediyse beni yanına çağırır, kucağına alır, aşifte havalarda elini bi tarafıma atar, 'nasıl oldu delikanlı oldun mu artık? Seni evlendiricem, ona göre..' diyerek şuh bir kahkaha patlatır,sanki farkında değilmiş gibi birkaç düğmesini açardı blüzünün. Annem, 'bırak oğlanı Nuriye, aklını alacaksın!!' derse de Nuriye aldırmaz, sonunda kalbimin atışını yoklar, sonuçtan emin ve mutlu olarak salıverirdi beni.. Gecelerce havale geçirmiş gibi tirtir titrediğimi hatırlarım.. O zamanlar daha 12 yaşlarındaydık. Sami'de.. Aysel'de.. Zaten aynı sınıfa gidiyorduk. Lastik bizden iki yaş küçüktür, sonradan Sami ile iyi arkadaş olmuşlardı. Bu hikayeyi de Lastik'e Sami anlatmış. Lastik'in dediğine göre, Sami 20 yaşına geldiğinde bir gün Aysel'e yanaşmış ve ona nasıl da yangın olduğunu söylemiş. Aysel karşılık vermiş bizimkine. Bir süre böyle sürmüş bu ilişki. Sonra Sami askere gittiğinde Aysel bir başka kırık bulmuş kendine. (Benim bu olaylardan hiç haberim olmadı, çünkü o zamanlar ben üniversiteye gitmek üzere ayrılmıştım mahalleden.) Uzatmıyalım, ekildiğine fena halde içerleyen Sami askerden döndükten sonra, artık kırklı yaşlarının en güzel çağlarında olan Nuriye'ye takmış kafayı. Ben bunun kızıyla da iş bitirmiştim, anasını da istiyorum diye tutturmuş. Gecelerce içip içip Lastik'e anlatıp durmuş.. Gerçekten de bir fırsatını bulup Nuriye'nin koynuna girmeyi başarmış. Bir süre devam eden bu ilişki, mahallede ufaktan dedikodular dolaşmaya başlayınca kesilmiş. Sonra Sami Lastik'e bir hesap yapmış, demiş ki, '18 yaşındayken kızıyla yattım, 20 yaşında anasıyla.. Şimdi 22 yaşındayım, eğer bu Aysel olacak evlenir de 23 yaşında doğurursa, kızı 18 olduğunda ben 41 olurum, ve işte üçüncü kuşak da hazır olmuş olacak.. İntikamımı o zaman almış olacağım işte.. ' Böyle diyormuş, inanılmaz.. Lastik'in anlattığına göre, daha sonra bir şekilde Aysel'in Nuriye hikayesinden haberi olmuş, ve bir gün sokakta Sami'ye okkalı bir tokat aşketmiş. İşte Sami, Lastik'in demesine göre bu hikayelerin anlatıldığını düşündüğü için defteri kapıp kaçmak istemiş, Zafer'de ona engel olunca, hırsını çocuktan çıkarmış. Aslında severdi de Zafer'i. Hiç yoluna gitti zavallı.
Günler günleri kovaladı. Neden sonra defterin kaybolduğunu, ve kimselerin gelip 'ben aldım' demediğini hatırladık. Hakikaten, o kargaşada kim almıştı defteri ve neden ortaya çıkmıyordu alan? Acaba Aysel'in haberi var mıydı defterin evden yürümüş olduğundan? Bunu ölesiye merak etmemize rağmen, bir türlü cesaret edip Aysel'e de soramıyorduk. Sami zaten hepten yok olmuştu. Mahallede o eski huzur kalmamıştı. Havada alışık olmadığımız bir gerginlik, bir huzursuzluk asılı duruyor, kimseler eski günlerdeki gibi gülüp konuşmuyor, kahveye bile nadiren gidiyorduk. Ortalıktaki sessizlik ve gerilim Muzaffer'in aniden kaybolmasıyla doruğa ulaştı. Hiç unutmuyorum, bir Perşembe günüydü, tenekeci Mustafa'nın dükkanının önünden geçerken, içeri girdim. Amacım Zafer'in ölüm gününün üstünden kaç gün geçtiğini anlamaktı. Yani bu işleri tenekeci Mustafa çok iyi bildiğinden, Zafer'in ellikisini kaçırmıyayım diye sormak için girmiştiğm dükkana. İçeride Kustoların alt kat kiracısı, tapucu Muharrem beyin büyük oğlu Sinan'ı farkettim. Bu oğlan İstanbul'da mimarlık okumuş, ama pek bir işte dikiş tutturamamış, mahalleye geri gelmiş, belediyeden geçici işler alarak yaşar. Hep gazete kitap okur, bizlere de hiç takılmaz. Seveni yoktur pek.. ama efendi adamdır, o nedenle saygı görür. Selamlaştık, ben tam Zafer'in ellikisini soracakken Sinan 'Mükemmel'in yokolduğundan haberin var mı?' dedi.
'Nası yanii?'
'İki gündür eve gelmemiş. Annesinin dediğine göre, üç gün evvel eve bir mektup gelmiş, zarfı kadın almış postacıdan, ama galiba Sami'denmiş mektup. Mükemmel alel acele giyinip çıkmış evden, giderken de anasına hiçbişeyler dememiş. Ama o gün bu gündür de yokmuş ortalıkta.'
Ben Zafer'in ellikisini falan bırakıp bir kenara, hemen kahveye gittim. Eğer burada da bir şey anlıyamazsam, artık Aysel'e gitmeyi kafama koymuştum.
Yukarı
HEP SÜRER HİKAYELER
BÖLÜM 7 - Yazan: Beyhan Duffey
Kahveden içeri girdiğimde az daha şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Babamın asker arkadaşı Tenekeci Mustafa dayı , Seçkin Ekmek Fırınının sahibi Zeki Usta, lokantacı Şükrü Usta, Aysel'in babası eski partici Memduh Bey, tanımadığım ama bizim yaşlarımızda iyi giyimli, yakışıklı bir genç bir de babam oturmuş bir masaya keyif içinde sohbet ediyorlar. Ben kapının önünde öylece kalakaldım. Radarla tarar gibi tek tek bu yüzlere bakıyordum. Neden sonra kapının önünde dikildiğimi fark ettiler. Şükrü Usta babama " Bak Hasan senin oğlan kapıda. İyi görünmüyor hasta falan mı ? " Babam bir telaşla ayağa fırlayıp yanıma geldi. Ben şaşkınlığımı henüz üzerimden atamamıştım ki babam elini alnıma koyup, " neyin var oğlum ? İyi misin ? " dedi. " İyiyim iyiyim " deyip kendime gelmeye çalıştım. " Baba siz gelmezsiniz bu kahveye, hayrola. Hem de iş güç vakti... " Babam kolumdan tutup masaya sürükledi beni. Masada oturan genci göstererek " Bak bu Mustafa'nın Amerika'daki oğlu Rıdvan. Hayırlı bir iş için dönmüş Amerika'dan. Hem okulu da bitmiş. Özel Amerikan Hastanesi'nde doktor olarak da göreve başlayacakmış " Elimde sıkı sıkı tuttuğum defteri masanın üzerine bıraktım. Rıdvan'a elimi uzattım, tokalaştık. Diğerlerine de selam verip oturdum. Alelacele bir çay söyleyip, hızlı hızlı içtim. Hala kafam allak bullaktı. Masadakilerse sürekli konuşuyorlar, konuşmalar beynimde uğultuya dönüşüyordu. İşim olduğunu söyleyerek, izin isteyip çıktım kahveden. Hava güneşli, pırıl pırıl. Evin yolunu tuttum. O kadar dalgınım ki Allah'tan ayaklarım evin yolunu biliyor. Beynimin içi uğulduyor. Uzaklardan bir ses sürekli ismimi tekrar ediyor. Ses gittikçe yaklaşıyor. Ama ben sesin kime ait olduğunu bir türlü çıkaramıyorum. Omzuma dokunan bir elin sıcaklığıyla irkiliyorum. Suna bu. Soluk soluğa kalmış. "Ay kaç kere seslendim arkandan. Aşkolsun, dönüp bakmıyorsun bile. Artık selamı sabahı da kestin öyle mi ? " " Yok yok. Biraz dalgınımda " Büyümüş koca kız olmuş. Her geçen gün daha da güzelleşiyor. Göğsüne bastırdığı dershane kitapları, dekolte bluzundan göğüslerinin taşmasına neden olmuş. Bir an gözlerimi alamıyorum. O da fark etmiş olacak ki kitapları boynuna doğru daha bir yaklaştırıyor. Gereksizce " Nereden böyle ? " " Dershaneden geliyorum. Bu sene kararlıyım. Çok çalışıyorum. Hukuk fakültesine girdim girdim, yoksa kocaya varacağım " diye küçük bir çığlık atıyor. O kadar da güzel gülüyor ki.. Yanağıma bir öpücük kondurup, gidiyor. Yoluma devam ediyorum. Bu ay parçası gibi güzel kızı Zafer dingiline kaptırmam. Hem olacak iş mi aralarında onca yaş farkı varken...
Sonunda eve geldim. Yatağıma kendimi zor attım. Mahallede hayat olanca hızıyla devam ediyor. Herkes işinde gücünde. Bahar kuşlarının sesine karışıyor çocukların sesi. Seçkin Ekmek Fırınının odun ateşinde pişen o güzel ekmeğinin kokusu egzoz kokusuna karışmış açık penceremden içeri süzülürken derin bir uykuya dalıyorum. Aysel'in defteri bir türlü bulunamıyor. Aslında ben yerini biliyormuşum ama ortaya çıkaramıyormuşum. Mükemmel Muzaffer'in Sami'den aldığı mektup onun da bir daha ortaya çıkmamacasına kaybolmasına neden oluyor. Böylece üçüncü puştu da ortadan kaldırmış oluyorum. Zafer, Mükemmel ve Sami. Geriye kalanları temizlemek kolay... Azıcık geriye dönmeli ve Selim itini de Memduh Bey'in eğitimli kurt köpeklerine parçalatmalı. Görsün o godoş neymiş Aysel'e tutulmak. Davul bile dengi dengine be... Aysel'in kıçını sildiği kağıt parçası bile olamazsın sen. Lastik Osman ciğeri beş para etmez ahmağın teki. O Aysel'i rüyalarında bile zor görür. Ama Aysel kahvenin önünden geçerken onu gözleriyle soymuyor mu, elini bilmem neresine atıp it gibi kaşınmıyor mu deli oluyorum valla... Yok rahat edemeyeceğim bu dingili de ortadan kaldırmanın bir yolunu bulmalıyım. Aysel'in sümüklü erkek kardeşi Taner'i de kafaya aldık mı bu iş tamamdır oğlum. Artık sırtın yere gelmez senin. Gerçi şu tenekeci Mustafa Usta'nın yıllar sonra ortaya çıkmış kıl kuyruk doktor oğlu canımı sıkmıyor değil ama onun da çaresine bakarız evelallah. Bu mahallenin delikanlısı değil miyiz lan. Amerikalardan aldığın kağıt parçaları söker mi bize ? Adamın ciğerini deşeriz anadın mı ? Ne o Aysel mi şu siyah gelinliği andırır seksi kombinezonuyla üstüme üstüme gelen. Yapma Aysel yapma... Dayanamıyorum. Hay anasını s..im. Yine bizim kuş korkudan kayboldu. Aysel, hani biraz el hareketi, dil falan... Aysel kurban olsun sana da kuşuna da. Korkma aslanım korkma. Hadi öp beni... öp... sımsıkı sarıl bana. O güçlü kollarınla sar beni. Kemiklerimi kır... Hadi...hadi... daha hızlı, hızlı...
Lanet olsun üstümüz başımız da batmış. Ulan Aysel'inin de gelmişinin geçmişinin de... Odanın bir kenarına atılmış kirli atletlerimden birine temizlendim. Simdi anamda görürse bunları. Eşek kadar adam diyecek. Hay sıçayım böyle işin içine. O anda odamın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Annemdi kapıdaki. Telaşla, " ne var " dedim. " Osman kapıda, açılmış seni çağırıyor. " Hay Allah... " Söyle yarım saate kadar kahvedeyim ". Annemin Lastikle konuştuğunu duyuyorum. Odanın içinde dört dönüyorum, ne yapacağımı şaşırdım. Annem tekrar sesleniyor, " Geç kalmasın diyor. Çok önemliymiş. Herkes seni bekliyormuş, ben de Aysel'in annesi Nuriye Hanımla alışverişe çıkıyorum. Babana uğra da söyle merak etmesin " Oh.. çok şükür annemde evden çıkıyor. İyi bir düş almalı kahveye inmeli. Bu dallamalar bana ne söyleyecek merak ettim doğrusu. Annemin diş kapıyı çekip çıktığını anlayınca ben de odamdan çıktım. Salonun tülünü aralayıp sokağa baktım. Lastik hızlı hızlı köşeyi dönmek üzereydi. Annemle Nuriye Hanım sallana sallana, konuşarak yokuş aşağı iniyorlardı. İnşallah hayırlı şeylerden bahsediyorlardır diye geçirdim içimden. Sıcak duşun altında bir güzel kendime geldim. Sabah babamların kahvede toplanmış hallerine şaşırmıştım. Çünkü bilirim gitmezler iş güç vakti kahveye. Aralarındaki kılkuyruk Rıdvan piçi de iyice canımı sıkmıştı. Sonra Aysel'im. Hayatımın anlamı, varoluş sebebim. Rüyalarımı süsleyen melek... Ya kahvedekiler. Bu dallamalar yine bir şey yumurtlayacak ya hadi hayırlısı... Hızlı hızlı giyinip sokağa çıktım. Hava kararmak üzereydi. Çocukların okuldan çıkma saati. Mahallede bir telaş. Kadınlar ev gezmelerinden dönüyorlar. Esnaf öğlen mahmurluğunu atmış üzerinden, herkes gününü kurtarma peşinde. Uykunun ve düşün verdiği tazelikle hızlı hızlı iniyorum yokuşu. Birden zınk diye durdum. Gözlerime inanamıyorum. Hayır gerçek olamaz bu. Yanılıyorum. Evet evet Aysel'e olan tutkum her kadını ona benzetmeme sebep oluyor. Ya onun bana olan kayıtsızlığı. Deli olacağım. Evet bu o. Başkası olamaz. Benim Aysel'im. Yanındaki de sabah gördüğüm doktor bozuntusu dingil. Ne işleri olabilir ki, birlikte, onlar, yani.... Yok, yok iyice saçmalamaya başladım ben. Şimdi gidip yakasına yapışıp bu dürzünün paçasını alaşağı etmeli. Yok sakın olmalıyım. Aysel'in önünde bir puan daha kaybetmeyelim. Amerikan maymunu olmuş ibne kibarlıktan kırılacak, Aysel'in elini öyle bir sıkıyor ki sanırsın Kraliçe Elizabeth'le vedalaşıyor. Aysel bahçe kapısından girip kayboluyor. Rıdvan ibnesi de karşıdan karşıya geçip dolmuş duraklarına doğru gidiyor. Az önce gördüklerim düş müydü gerçek miydi ayırdına varamıyorum. Şimdi sanki hiç bir şey olmamış gibi. Ne Aysel var ortada ne de doktor bozuntusu. İyice kafayı kırmaya başladım ben bu Aysel karısı yüzünden. Bir gün keseceğim onunu, ya ben ya ölüm diyeceğim. Başka yolu kalmadı bu işin. Bütün bu düşünceler kafamdan geçerken kendimi kahvede buldum. Bizim ekip oturmuş sigaralar, çaylar eşliğinde bir kısım kağıt oynuyor, bir kısım okey dönüyor. Kusto yine askerde. Takımın en iyi oyuncusu, gol peşinde koşuyor. Zafer sigarasını içerken bir yandan da oyunu izliyor. Gırgır şamata... Ben kapıdan girer girmez bütün kafalar bana çevrildi. Olağanüstü bir durum var seziyorum ama bir türlü de anlayamıyorum neler dönüyor. Hemen hepsi yerlerinden kalkıyor, sandalye çekiyorlar altıma. Lastik bile oyunun en sıkı yerinde hayatta yapmayacağı şeyi yapıyor elini dağıtıp sandalyesini yanıma çekiyor. Ocağa bir çay daha söyleniyor. Kimsenin gıkı çıkmıyor ama hepsinin yüzünde gizli bir sırıtma durumları.. Patladı patlayacaklar gibi görünüyorlar. Sonunda ben dayanamayıp " eee... " diyorum. Zafer'in sigara paketine uzanmış olan Kusto Sami dudağının kenarında oluşan mükemmel bir gülümseyişle " haberler sende "diyor. Zafer bir elini omzuma atıp " Ulan beni de bok yoluna feda etmişsin ya yuh sana be. Bir de kerhane arkadaşım olacaksın. İnsanlık edip elinden tutup milli yaptık seni. İnsan en yakın arkadaşına bunu yapar mı ? O da yetmemiş mahallemizin kızı, namusumuz Suna'ya da abayı yaktırmış, bizi sübyancı pezevenklerle bir tutup erkekliğe bok sürdürmüşsün ". Öbürleri bastı kahkahayı. Bir şeyler sezeceğim ama kafamı bir türlü toparlayamıyorum. Kusto söze giriyor, " Ulan ben olsa olsa ancak balık kanı akıtırım. Adam öldürmek benim neyime ? Bir de hem anasını hem kızını, fesüpanallaahh.. Nuriye hanım duyacak olsa kadıncağız aklını yitirir valla.." deyip mükemmel bir kahkaha atıyor. Lastik pişkin pişkin " Aysel'e yanıksın biliriz abi. Ama helalin değildir. Bu yüzdendir Aysel her kahvenin önünden geçişinde onu yalayıp yutmamız. Öğrendik ki mahallenin kitabını yazıyormuşsun. Biz Aysel karısının günlüğünü bulamadık ama senin defterini bulduk abi. Hem artık bu hikayede burada sona eriyor. Baksana Aysel karısı tapusunu Tenekeci Mustafa dayının Amerikanyalı doktor oğlu Rıdvan'a kaptırmış " deyip, sabahleyin kahveye gelip de o dingille burada karsılaşıp, tokalaştığımda masa üzerinde unutup çıktığım defterimi masanın orta yerine " şaaak.. " diye atıyor. İşte o zaman beynimde bin bir türlü şimşekler çakıyor. Hepsinin yüzüne öfkeyle, onlara kötü yakalanmış olmanın verdiği utanç ve hırsla bakıyorum. Hepsi de pişmiş kelle gibi otuz iki dişini sırıtarak bakıyor bana. Masanın üzerindeki defteri kaptığım gibi, kahkahaları arkamda bırakarak hışımla çıkıyorum kahveden...
Yukarı
GÖLGELER ZAHİRİDİR BELKİ AMA AKSİDİR GERÇEKLERİN
BÖLÜM 8 - Yazan: Tamer Soysal
O gün, Tenekeci Mustafa'nın dükkanında Mimar Sinan'dan aldığım haberle, kahveye koşmuş, fakat kimseyi bulamayınca eve yollanmıştım. Acaba Aysel hatıra defterini kaybettiğinin farkında mıydı?Aysel'e sorsam, kızar mı? derken uyuyakalmışım. Annem, "oğlum kalk, yemek hazır" diye uyandırdığında, ter içindeydim. Huzur ve sükunet içindeki mahallemizde son olan olaylar herkes gibi benim de psikolojimi bozmuştu. Sürekli kabuslar görüyordum. "Keşke hepsi böyle rüya olabilseydi" dedim. Hala inanamıyordum bütün olanlara. "Eğer bizim mahallenin dizisi çekilse, Allah için bir tane kötü adam karakteri çıkmaz, başka mahallelerden oyuncu transferi gerekir" diye düşünürdük hep, nerden nereye. En yakın arkadaşım Zafer yoktu artık. Mahallenin sıcacık insanları, Kusto Sami ile Mükemmel Muzaffer'de yoktular. Sıkılıyordum. Elbette kahvede kimseyi bulamazdım. Bu arada içimde bir hoşluk da vardı. Annem tekrar seslendi "Yemek hazır "
"Tamam, anne siz devam edin, ben bir duş alıp geliyorum, uykum dağılsın"
Duştan çıktım ve yalnız yemek yiyordum. En sevdiğim iş buydu. Gidip, gazeteyi aldım ve spor sayfasını açtım. Bir yandan yiyor, bir yandan okuyordum meraklı meraklı. Sonra gazeteyi bıraktım. Sunayı düşündüm. Keşke şimdi masada o da olsaydı, karşımda, yanıbaşımda.. Hayali bile çok güzeldi. Artık yaşım gelmişti. Evlenmek, yuva kurmak istiyordum. Suna da tertemiz, melek gibi bir kızdı. Yemekten kalktım ve odama çekildim. Rüyamdaki Aysel geldi aklıma. Aysel, baştan çıkarıcıydı. Fantezilerimin kadını idi.Ama o kadar işte...
Suna aklına geldi yeniden... Hemen düşüncelerini Sunaya yoğunlaştırdı.
Acaba ailesini gönderse ve istetse ne olurdu. Verirlermiydi, daha önemlisi Suna istermiydi kendisiyle evlenmeyi.. Yaş farkını sorun edermiydi. Ya, üniversiteyi kazanamazsa ne olacaktı. Lise mezunu biriyle evlenmeli miydi?
Suna hayatının en kritik günlerini geçiriyor, üniversiteye hazırlanıyor, böylesi bir zamanda onun kafasını bölmemeliyim.Sonra sonra diye geçirdi içinden.. Mimar Sinan geldi aklına. Kendisinden daha gençti, mesleği de iyiydi. Adı bile kafiyeliydi, Koca Sinan'ı akla getiriyordu hemen. Belki bunun için, mimar oldu salak, diye geçirdi aklından. Kendisi ise 2 aydır işsizdi. Maliye okumuştu. Ama burası Türkiye idi. Kendisine bazen hiçte aldığı eğitimle ilgisiz işler teklif ediliyordu. Tecrübeli de olmasına rağmen oluyordu böyle şeyler yine de. Son işinden de onun için ayrılmıştı. Bir an önce iş bulmalıydı. Birikmiş parası da azalmaya başlamıştı çünkü. Son olayları unutmalı ve kendisini toparlamalıydı. Suna hele bir üniversite sınavına girsin gerisi kolay, diye geçirdi içinden...
Ertesi gün, dışarı çıktı, biraz dolaşıp, geleceğe yönelik planlarını düşünmek istiyordu. Şükrü Ustaya uğrayım, bir hal hatır edeyim diye düşündü. Baktı içeride birisi çorba içiyordu.
Şükrü Usta," bak karşıda oturan kişi kim biliyormusun?"
Beklemeden devam etti Şükrü Usta. Be adam sorunun cevabını beklemiycen, ne diye soruyorsun. Belki de şak diye bileceğim kim olduğunu. Gerçi böyle sorularda karşıdakine biçilen rol "Kim" şeklinde pekiştirici bir cevaptır, başka birşey değil.
- "Şu bizim tenekeci Mustafa'nın oğlu.."
- "Haaa!?"
- "Rıdvan canım, hani şu 3 senedir kayıp çocuk"
- "Nerdeymiş hayırsız, bunca senedir, Mustafa amcayı acılar içinde bıraktı."
- "Benim buraya onun için uğramış, burdan çıkmazdı gitmeden, yazları gelir burada harçlığını çıkarırdı. Babası ile de yakınız, biliyorsun. Akıl danışıyor bana. Hapishaneye girmiş, başına kötü olaylar gelmiş, kumar makineleri var ya şu para atıyorsun, denk gelirse, paraları topluyorsun falan.. Onların kolayını bulmuşlar. Kumar makinelerinden para çalıyorlarmış bol bol.. Sonra yakayı ele vermişler. İçeri atmışlar. Sonra çıkmış. Bin pişman olmuş yaptıklarına. Orada bir işe girmiş. Bir Türk'ün yanında, fabrikada çalışıyormuş, bir yandan da üniversiteye kayıt olmuş, okuyacağım diyor. Bakalım, babasıyla arasını yapacağız inşallah"
- "Hayırlısı, Şükrü Amca" dedim. "Benim gitmem gerekiyor, bari gidip bir tanışayım da öyle gideyim"
Gittim, biraz oturup sohbet ettim, Rıdvan'la.. İyi bir insana benziyor, ama biraz hareketi ve eğlenceyi seviyor izlenimine kapıldım.
Bir de babama uğrayım, bir isteği var mı diye babama uğradım. Vardığımda babam bir ceketi eline almış, düşünüyordu. "Aaa baba, bu Zafer'in değil mi?" dedim.
- "Evet, rahmetlinin, bana bırakmıştı, ölmeden önce. Alamadı geri rahmetli"
Öldükten sonra bırakacak değil ya, diye düşündüm. "Vay zafer vay, aa bi kağıt düştü cebinden baba"
Kağıdı babamdan önce bir hamlede aldım. Kağıtta bir ufak şiir vardı:
Saçlarımın keratinisin
Uykumun melatoninisin
Nezle gibi tutuldum sana
Aşk çiçeğim, nerdesin...
Bir daha okudum. Dizelerin baş harflerine kaydı gözlerim. Duygulandım. Babamın "neymiş kağıt" sorusuna aldırmadan "hiçç, ben çıkıyorum baba, var mı isteğin" dedim ve çıktım.
Yürümeye başladım ki, telefonum çaldı. Arayan bizim Kusto idi. Acilen görüşmeliyiz dedi. Eski Sinemanın oradaki okulun bahçesinde buluşmaya karar verdik, kimseye haber verme , dedi. Hemen okulun bahçesine gittim. Kusto ile mükemmel oradalardı. Kusto ağlamaklıydı. "Abi ne yaptım ben, şeytana uydum, ne olur affet beni" Sustum. Devam etti " abi fazla vaktimiz yok, ben mükemmel ile bir plan yaptım.Polislere yakalanmak, hapislerde çürümek istemiyorum abi. Malum bir topluma kazandırma yasası var."
Mükemmel atladı "Abi müthiş bir plan, ben buldum" dedi.
Müthiş ve mükemmel, irtibat kuramadım." Mükemmel plan demen lazım oğlum" dedim. Kusto devam etti." Abi dağdan inmiş gibi gidip, teslim olacağım ve estetik ameliyat olmak istediğimi söyleyeceğim. Hani isteyene yapıyorlarmış. Sonra kimse tanımaz beni, öyle değil mi abi, ben de yaşantıma devam ederim"
Düşündüm... "olabilir, ama ya senin kimlik bilgilerin bildirilmiş ise, senin dağdan inmediğini anlarlarsa..." devam ettim "neticede seni de bir şekilde topluma kazandırmak gerekir, geç bile kaldık."
"Şakanın sırası mı abi, neyse ona da birşey bulacağız, bir sahte kimlik falan belki. Bilmiyorum, kesin birşey yapmalıyım, hapse girmek istemiyorum. Birde abi, şu Selim, beni arıyormuş, abisinin intikamı için.. Selim seni sever, kırmaz. İstemeden olmuş diye izah etsen durumu. Hem seni sevmeseler, senin için Aysel'in evine giderlermiydi desen. Selim'in de belaya bulaşmasını istemiyorum abi.."
"tamam bakarız, konuşuruz. Ama Selim'den önce ben sana kızgınım. Bir de mahallede senin Aysel'in hatıra defterini neden alıp kaçtığına dair söylentiler dolaşıyor."
"Ne gibi abi"
"Ne gibi, sen güya Aysel'i de anasını da, hatta planlarına göre, Aysel'in müstakbel kızını da...." cümlenin sonunu Selçuk çok sanatsal bir şekilde pandomim ile bitirmeyi uygun gördü. Esasen çok da zor olmadı bu cümlenin sonunu sadece bir eliyle bitirmek...
"Aman abi, ne diyorsun, namımızı çalanlar var anlaşılan. Ben kim, bunlar kim abi. Başıma şu olaylar gelmese, benim bile uyduramayacağım cinsten ama yok abi küllüyen yalan"
"Zaten senin atmış olabileceğini düşünmüştüm. Yalnız bu atma sendeyken, estetik yaptırıp suratını da değiştirsen, 100 metre öteden tanınırsın aslanım, ona göre"
Hemen ayrıldım oradan. Aklım en baştan beri şiirdeydi. Tekrar okudum şiiri. Helal olsun oğlum zafer dedim. Zafere ulaşamadı, kahraman olamadı, belki o uğurda ölemedi, bir hiç uğruna öldü ama olsun, dedim. Şimdi bir de Suna çıkıyormuş karşıma diye düşündüm . Çıktı. O arada karşıma elinde kitapları ile Suna çıktı. Elimdeki kağıdı kaldırıyordum ki, "elinde ki ne" diye soruverdi. Ne diyeceğim diye düşünüyordum ki merak ettim neymiş diye çekiverdi elimden. Baktı, okudu. Bir de bana baktı. Sonra yine okudu. "Selçuk" dedi. "Sen sen..." Selçuk, onun ismiydi. Ona abi değil, Selçuk demişti.
"Evet, sana yazdım bu şiiri" bir çırpıda dökülüvermişti, bu cümle ağzından. Yalan söylediği, zamanlama hiç aklına gelmeden. Sadece sevdiğini düşünerek.
"Çok güzel, çok güzel olmuş" dedi Suna.. Ve koşarak eve gitti.
Şoklar üst üste geliyordu. "Ulan, ne olacaksa olsun, yalan belki ama bizde seviyoruz kardeşim." Böyle düşüne düşüne yürürken, az ötede bizim Aysel ile Rıdvan konuşurlarken gördüm. Sonra el sıkışıp ayrıldılar. Bir anda, garip bir hisse kapıldım Hani, insan bazen yaşadığı anı, daha önce yaşamış hissine kapılır, öyle bir his kapladı içimi. Silkelendi, kendine geldi. Rıdvan ile merhabalaştılar. Rıdvan, Aysel ile tanıştığını ve gününü onunla geçirdiğini söyledi. Çok hoş bir kız, dedi. "Nasıl, Türkiye'yi özlemişmisin?"
- "Baba yaa, ne olmuş, Türkiye'de, ne yarışmalar başlamış. "Biz çocuk yetiştiriyoruz" diye bir yarışma var ha!"
- "Evet, sen giderken, "Biz evleniyoruz , Pop Star falan vardı. Şimdi gençler eve giriyor. 5 yaşına kadar çocuğu yetiştiriyorlar. En iyi çocuk yetiştiren, ödülleri kapıyor.
- "Bugün yarışmanın sunucusu, anons yapıyordu. Burada ilk amaç sevgi, aşk değil, Çocuk yapmak, diyordu. Onun için tez elden çocuk yapacak eşinizi bulun diye.. Hayret ettim."
- "Daha neler oluyor, rıdvancığım.Herşeyi tüketiyoruz. Duygu, sevgi, aşk gibi güzellikleri hepten tükettik. Bakalım tüketecek şey kalmayınca neyi tüketeceğiz.
- "O zamana zaten herkes tükenmiş olur. Valla , ben giderken, bu işin sonu kaka olur, diye düşünüyordum ama bu kadar olacağını düşünmezdim."
Rıdvanla biraz daha konuştuk ve ayrıldım. Eve gittim. Derin bir nefes aldım, ne gündü... Rıdvan, Zafer'in şiiri, Suna... İçim kıpır kıpır, "Ajdar'ın duygu dolu Nane kaseti"ni koydum ve Suna'yı düşünerek uyudum.
1 hafta sonra bizim Lastikten duydum. Rıdvan 3 hafta sonra izni bitince Amerika'ya Aysel ile birlikte dönme planları yapıyormuş, birbirlerini seviyorlarmış...
Yukarı
AYNADAKİ GÖLGE YADA "AYSEL"
BÖLÜM 9 - Yazan: Zeynep Meryem Pınar
Uyandığımda aklım hala Suna'daydı. Soğuk bir İstanbul sabahıydı, yataktan kalkmakta çok zorlandım,suyun altında kendime gelme planıyla duşa girerken ıslıklı bir türkü tutturdum.
Sunayı da deli gönül suna yı
Ben uğruna terk ederim sılayı,
Ferman göndermiş yarim telli turnayı,
Kayar gider bir gözleri sürmeli...
Ilık su kalan uyku kırıntılarıda beraberinde götürdü, annemin sesi geliyordu mutfaktan "hadi oğlum su kurbağasına döndün, gel artık, çayın soğuyor"
İçimde bu gün farklı bir heyecan nedenini bilmediğim bir neşe var, koca kadını kucakladığım gibi kaldırdım,yanağına okkalı bir öpücük kondurdum. "Deli oğlan" dedi "bırakta yere ineyim yaşlı kalbim yükseklere dayanamıyor artık". Zeki ustanın ellerinden çıkma taş fırın ekmeği var sofrada henüz dumanı üstünde, annem bilir bu ekmekle iyi gider deri peyniri,hele yanında çay ayrılmaz üçlüdür bizim kahvaltı sofrasında,"ellerin dert görmesin annem".
Çayımı yudumlarken düşünmeyi sürdürüyorum kaldığım yerden.mahallede ne çok şey değişti son dört ayda. Sanki şu hep bahsi geçen meçhul düğmeye bu kez bizim mahalle için basılmıştı da mahallenin makus kaderi bu "düğmeye basma" operasyonuyla değişecekti. Çocukluk arkadaşım Zafer'i kaybedeli neredeyse iki koca ay geçmişti. Gittiğinde sonbaharın ılık rüzgarı vardı sokaklarda şimdi zemherideyiz... Bir hiç uğruna terk etti gitti bu dünyayı, bir hiç, Aysel'in beş para etmez günlüğü...
Soğuk havaya rağmen sokaktan çocukların sevinç çığlıkları geliyor, bu neşeli seslerle çıkıyorum dalışımdan, çayımıda alıp odama pencerenin önüne geçiyorum, yılın ilk karı nazlı edalarla iniyor yeryüzüne, İstanbul'a Şimdi bir gelin gibi süslenecek İstanbul, beyaz gelinliğinin üstüne mavi nazarlıktan bir gerdanlık takacak, bayram yerine dönecek sokaklar, çocukların ve bir yanı çocuk kalmışların sevinçleriyle...
Pencerenin kırılma sesiyle irkiliyorum, öyle dalmışım ki yerimden sıçrıyorum, şaşkın gözlerle tarıyorum dört bir yanı. Çocuklar oyunlarını sürdürüyorlar bu durumda onlardan biri yapmış olamaz diye düşünüyorum. Yokuş aşağı büyük bir hızla inen biri çarpıyor gözüme tül perdeyi aralayıp daha bir dikkatle bakıyorum. Gördüklerime inanasım gelmiyor camı kırıp kaçan şu kadının bizim Aysel olmasına imkan var mı?
Annem gürültüyü duymuş olmalı ki sesleniyor mutfaktan. Yok bir şey anne diyorum bir kaza sadece.. Bir yandan da odanın her köşesine bakıyorum pencereden içeri düşen taşı bulabilmek için.Ayağımın dibindeki bir kağıt topağını fark ediyorum, hızla eğilip alıyorum, buruşuk kağıtları açmaya çalışırken annem beliriyor kapıda meraklı gözlerle bakıyor elimdeki kağıtlara "eeee şeyyy bu kağıtlara bir şeyler karalamıştımda tekrar bakmak istedim" diyorum, ama kendi yalanımı bende inanılır bulmuyorum, imalı bakışlarını üstümde bırakıp mutfağa dönüyor annem... Kağıtlar ve ben baş başa kalıyoruz, müthiş bir merak kaplıyor içimi.
Aysel in ne yazacağı olabilir ki bana? Daha dün Rıdvan la birlikte görmüş selamlamıştım O'nu...
Bir defter sayfasına kargacık kurgacık el yazısıyla yazılmış bir mektup, bu el yazısını çok iyi tanıyorum, hiç değişmemiş .İlkokuldayken yine böyle yazardı, Rahmetli Bekir öğretmen bir türlü okuyamazdı bu yazıyı "çivi yazısı" der çıkardı işin içinden... Satırların arasında kayboluyorum,sanki düğüm bu mektupta ve bu mektupla her şey yine dört ay öncesine dönecek hatta Zafer i bile geri getirecek bu mektup...
"Sevgili Selçuk;
Yakında mahalleden ayrılıyorum biliyorsun, işte bu yüzden gitmeden önce sana yazmak istedim... Posta yoluyla mektup göndermek çok klişe geldiği içinde biraz daha tarzıma uyan bir yöntem seçtim,pencerenden gönderdim mektubu...
Şimdilerde ne kadar "fantezilerinin kadını" olsamda biliyorsun ki biz yıllar önce iki iyi dosttuk,çocukluğun araya menfaat,yalan dolan,dalavere girmemiş masumane dostluğuydu bizimkisi. Sonra "biz büyüdük ve kirlendi dünya" hepimiz değiştik. Sen ben, mükemmel Muzaffer, Kusto Sami ve Zafer.
Hatırlarsın en sıkı oyun arkadaşlarıydık biz. Ne mahallede nede okulda biz olmadan oyun başlamazdı. Kağıttan uçurtmalarımız vardı göğün en yükseğine uçurma hayellerimiz vardı,kağıtlar tellere takılırdı da bir hayallerimiz takılmazdı tellere. Yazlık sinemada izlenen bir filmden sonra söz vermiştik yine filmdekiler gibi "iki elimiz kanda olsa...."
En akıllımız sendin,her şeyi sana sorar öyle yapardık. Beni ne zor almıştınız aranıza, "biz dördümüz erkeğiz sen kızsın ne işin var bizimle git evcilik oynasana sen" demiştiniz, gitmemiştim."Annenle gezsene sen" diye terslemiştiniz yok saymıştınız beni günlerce. Sonra bir gün kendimi ispatlama fırsatı doğdu,arka mahallenin piçleriyle kapıştınız hepinizden çok ben döğüştüm. Sonunda ne yaman kızmış şu bizim Aysel dediniz en çokta senin desteğinle girdim aranıza.Öyle başladık...
İlk gençlik yıllarına değin sürdü yol arkadaşlığımız, sonra hep olduğu gibi ayrıldı yollarımız.
Şimdilerde o günler hafızamda bir sezen aksu şarkısı;
Ah kaldırımlar biliyor bir devir muhteşemdik
Güz güneşinden hüzünlü ilk yazdan şendik
Hem utangaç hem hevesli mektepli sevgililerdik
Pek kırılgan pek acemi bir söyler bir gülerdik
Ne kahraman ne cesur ne güzel çocuklardık...
Sen liseden sonra tellere takılmayan hayalerinide aldın gittin mahalleden, işte ondan sonra oldu ne olduysa... Sami mecrasını şaşırmış aşkıyla geçti karşıma hiç anlatamadım ona,sonrası malum.. Zafer'le Sami aynı dönemde asker oldular, ben aynı dönemde yaşadım ilk karın ağrımı, ilk aşkımı...ilk gurur yaramı o dönemde aldım, ilk kez o zaman yemin ettim intikam almaya bütün hemcinslerinizden...
Kırıtarak yürümeyi, göz süzmeyi yalan söylemeyi, yaralamayı, terk etmeyi öğrendim. Bulduğum her fırsatta tamir ettim gururumu, reddedilişimi reddetmelerle kapadım, terk edilişimi terk etmelerle örttüm,yaralarımı yaralar açarak sardım. Hepinizin hayalerini süsledim her seferinde zafer kazandım, O kahvenin önünden her geçişimde rüzgarım yaladı yüzlerinizi, hepinizin sarhoşluğu zaferim oldu,yinede geçmedi kinim...
Bu hırs en çok bana zarar verdi, en çok ben üzüldüm, kinim büyükçe ben küçüldüm, şimdi buralardan gitmek yeni ufuklara yelken açmak istiyorum.Biliyorsun biz beş kişiydik Zafer, sen, ben, Mükemmel Muzo ve Sami.Zafer in ne uğurda öldüğünü biliyorum, defterimin kimde olduğunu da..İçinde yazılı sırları bilenleride biliyorum... Zafer gitti, Sami'nin ne olacağı meçhul. Bense üç hafta sonra Tenekeci mustafanın oğluyla gidiyorum buralardan. Geriye sen kalıyorsun gruptan birde mükemmel. Mükemmeli bilmem ama tekerine taş gelmeyen bir sen vardın içimizde ve yine sen olacaksın. Belki de içimizde bir tek senin mutlu bir yuvan olacak. İşte bu yüzden sana yazıyorum. Ve senden ilk ve son kez bir şey istiyorum..."
Bu mektup elimde ne kadar zamandır dikiliyorum odanın ortasında bilmiyorum, pencereden içeri giren soğukla buz kesilmiş ayaklarım, yinede merakım galip geliyor benden ne istediğini merak ediyor kaldığım yerden devam ediyorum, ama dışardan gelen sesler okumama müsaade etmiyor ,bağırtılar giderek artıyor, kağıtları masaya bırakıp koşar adım kapıya gidiyorum. Kusto Sami'nin sesini tanıyorum önce imdat çığlıkları atıyor, kapıyı açtığımda Selim' le gözgöze geliyoruz koşmasına devam ediyor bir yandanda bağırıyor, "erkeksen kaçmasana oğlum nasıl olsa düşeceksin elime"
Ayakkabılarımı nasıl giydiğimi bilmiyorum peşlerinden bende bir koşu tutturuyorum....
Seliiiiiim duuur dinle beni!
Yukarı
BAZEN DE GÖLGESİDİR POTİNİMİN BAĞIN DÜŞEN
BÖLÜM 10 - Yazan: Hüseyin Alparslan
Sanki hiç koşmamışım bugüne değin. Hele şu gece maçlarımızda santrfor değil de tazı yerine kullanırlardı beni , gıkım çıkmazdı. Bir an Selim'in gömleğinin altında siyah karaltıyı görünce, olanca gücümü kullanıp havalarda uçmaya başladım. Kartalın avını yakalayışında bile görülmeyecek bir maharetle iki elimi omuzlarına bastırıp yüzüstü yere yapıştık.
Selim'den küfür resmi geçidini dinlemeye hazırlanırken , sokağın karşısında sakallı iki adam çullanırvedi Kusto'nun üzerine. Kelepçeler... Bir hengamedir gidiyor ortalık. Kusto uzun zamandır aranıyormuş. Mahalleye de bir gün geleceğini akıl etmişler elbet!
Selim yüzüme baktı ;
-İçim yanıyor abi , içim yanıyor dedi, hıçkırarak.
Benim de yanıyordu !
-Selim , kandan kına yakılmaz aslanım. Bırak artık Kusto'da hesabını versin. O belindekini de ne cehennemden bulduysan hemen geri ver . Gözüm görmesin!
Selim şaşkın şakın yüzüme bakıp başını salladı.
Cep telefonum çalıyordu. Aklıma Aysel'in notu geldi. "Eh be Aysel kaçıncı yüzyıldasın kızım! Ne gereği vardı camdan cama taş atmaca oynamaya! Arasan olmaz mıydı şu mereti ! bak işte sıfır beşyüz..." Enişte'mdi arayan. Kontorü bitmiş, verdiğim şu numaradan ara beni diyordu. Yine aynı kabus başlıyordu. İçim buruldu.
- Psikiyatri Kliniğini istiyorum efendim ! 132 , dahili 132 !
- Anladım !
- ...
- Durumu nasıl enişte ?
- ...
Taksi Dicle Nehri'nin üzerinden geçerken , tepenin ardındaki fakülte binası göründü.
Merdivenleri hızla tırmanıp , eniştemi buldum. Yorgunluk ve umutsuzluk kaplamıştı yüzünü.
- Yok dedi.
- Doktorlar uyutuyorlar sadece. Çıkış yolu yok ! Zamana bırakın diyorlar.
İskender'i bir yumrukta yere devirecek adam , o yağız kabadayı yürekli adam, sanki bir sözcükle yıkılacak gibiydi.
- Çok yorulmuşsun . Git artık !
Yanıtını bile beklemeden , bayat kavun rengi bir taksiyi yoldan çevirip, akşamın alacasına uğurladım.
Kliniğe girdiğimde demir parmaklıklar ardımdan kilitlenmişti. Flouresant ampullerin balastlarından çıkan vınlama sesleri ve erkekler tuvaletindeki adamın opera havi gaz çıkarma seremonisi dışında ortalık oldukça sessizdi. Usulca kardeşimin yatağına yanaştım . Uyuyordu.
Gündüzleri tababet talebelerinin ders gördüğü , geceleri ise televizyon izlenen salona geçtim. İçeride hummalı bir tartışma yapılıyormuş gibi gürültülüydü. Kimi televizyondaki haberlere bakıp bakıp kahkaha savuruyor , kimide matlada volta atan mahkum edasıyla turluyordu , küçücük salonu. Hafif bir öksürük savurarak içeri daldım. Kırk yıllık ahbaplarını görmüşler gibi şalap lap öpmeye başladılar yanaklarımı.
- Çok sigara içersen ahan işte böylen öksürürsün !
Sigaradan değil diyecek oldum . Vazgeçtim. Hemen bir sandalye bulup bir köşeye iliştim. Ağzı sarımsak ocağı gibi kokan yeni yetmelerden biri yanıma yaklaşıp;
- Üzülme , iyi olacak biliyorum.
Kısa bir duraksamadan sonra kızgın bir sesle bana dönüp ;
- Biliyorum dediysek , vardır elbet bildiğim, yukarıdakiyle konuştum anlasana ! Minnettar bir ifadeyle bakmaya çalıştım. Olmadı.
Ardından sandalyesine tavuk gibi tünemiş olan atıldı ;
- Eğer buradan kalkarsam ne olur biliyon ha ? Biliyon ?
Okkalı bir küfür savurmayı içimden geçirdiysem de , bunu gerçekleştirecek cesareti kendimde bulamadım . Sandalyenin tepesinde beş virgül beş büyüklüğünde depreme uğramış gibi sallanmaya devam etti ;
- Biliyon biliyoooon, buradan kalkarsam dünyanın dengesi bozulacak biliyoooon.
Kaşlarımı çatarak Deprem Dede'nin yüzüne baktım ! O an karla kaplı ormanda aç kurtla göz göze gelmiş gibi hissettim kendimi. Zafer'e , mahallede olan biten her şeye , kardeşimin başına gelenlere müsebbip tutmuştum Deprem Dede'yi. Deprem Dede , beklemediği bu tepkiyle bir an duraladı. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. Gözlerini benden kaçırarak sandalyesinden indi. Daha bir adım atmamıştı ki , yere boylu boyunca uzandı. Vicdan Muhasebecimin sırtıma indirdiği kırbaçların acısını hafifletebilmek için olsa gerek hemen yanına koştum. Elimi uzattım. Kahverengi katarakt sarısı gözleriyle ürkerek elime baktı. Gözlerinin kenarında birikmiş iki damlayı görünce , Vicdan Muhasebecimin kırbaçlarının acısını daha da hisseder olmuştum. Biraz önce sandalyenin tepesinde depremleri önlemeye çalışırken etrafa saçtığı o pür neşe halleri çoktan kaybolmuştu. Sıkıca ve kararlılıkla kavradım elini.
-Hep bağlıyorlar. Ne zaman ayağa kalksam , bağlıyorlar.
Diyerek botlarını gösterdi. Botlarından biri kundura kahverengisi tonunda bağcıkla , diğeri ise inşaat teli ile bağlanmıştı.
-Tel diğer botuna takılmış , ondandır herhal dedim gülümseyerek.
Elindeki titreme kaybolmuş, yeniden neşelenmeye başlamıştı. Ezgileri belli belirsiz duyulan bir şarkıyı mırıldanarak , iki botunu birbirine değdirmemeye dikkat edercesine odasına doğru gitti.
Nöbetçi hemşire , elinde çay tepsisine benzeyen bir tablayla gülümseyerek içeri girdi. İsmini söylediği kişiye tablasındaki renkli küçük hapları vererek ;
-Hadiii Hasan, Nuriş'im yutacaksın değil mi canım benim ?
Bana döndü.
-Bunlar kardeşinizin. İsterseniz siz verin.
Yanıt bile beklemeden iki küçük hapta benim elime tutuşturdu.
Kardeşimin yattığı odaya gittim. Etajerindeki minesi aşınmış bardağa su doldurup , "hadi canım ilaçların !" diye kulağına fısıldadım. O uzun saatlerin ölü uykusundan sıyrılan kardeşim ; "Abi..." diyerek boynuma sarıldı. "Ne zaman geldin? Ali nereye gitti?" Sorular peş peşe geliyordu. Çok yorulduğunu ve eve gönderdiğimi söyledim. İlaçları uzattım. Şakaklarındaki ter damlacıkları loş ışıkta yakamozun suya vuruşu gibi parıldıyordu.
Nöbetçi hemşire boş ilaç tablasını iki eliyle kavramış ve hasta koğuşunun kapısına yaslanarak kardeşime seslendi;
-Küçük hanım gözleriniz parıldıyor. Gözün aydın!
Kardeşim gülümseyerek bana göz kırptı.
İlaçlarını içtikten sonra yeniden uykuya daldı. Ortalık yeniden sessizleşmişti. Koridordaki flouresant ampullerin vınlamasını yeniden duyulmaya başladı. Televizyon adasına geçtim. İçerisi boşalmıştı. Bir sigara yakıp dumanını ciğerlerime öyle çok çektim ki öksürmemek için kendimi zor tuttum. Aklım İstanbul'daydı. Kusto'yu götürmüşlerdi. Aysel ne yapıyordu acaba ? Ne söylecekti bana ? Ya Suna ah Suna...
Nöbetçi hemşire içeri girdi. Sessizce masaya oturup cebinden bir sigara çıkardı.
-Yarın taburcu olacak kardeşiniz. Üzülmeyin . Zamanla düzelecek dedi.
Gülümsedim. Ne çok severdi babamı kardeşim. Babamın da en gözde çocuğuydu. Kıskanmıyor da değildim bu durumu. "prensesim" derdi ona. Ali'yle tanışmışlar . Ali'de Tuzla'da Asteğmen öğrenciymiş. Haber vermeden kaçmışlardı. Babam çok üzülmüştü."Hem isteseler de vermez di babam! Ayrılmaz Prensesinden" diye mırıldandım.
Hemşire yüzüme baktı.
-Hani şu sallanan biri vardı az önce o kim ,diye sordum hemşireye.
-Selçuk bey , adınız Selçuk değil mi ?
Hafifçe başımı salladım.
-Hastaların geçmişlerini anlatmamız yasaktır aslında ! Ama çok acı bir hikayesi var onun da , diğerleri gibi. Kendisi Sismologmuş. Canımızı yakan o onyedi ağustos var ya bir terslikler sezmiş , Doğu Anadolu fayını incelemeye gelmiş apar topar. Çoluk çocuk Sakarya'da ... Ve o acı gece ... Böyle bir yanılgıya düştüğü için affedememiş kendini.
Tuhaf bir his kapladı içimi , o katarakt sarısı gözlerinde Zafer'i görmüş gibi oldum. Kim bilir ...Belki de o gece yıkıntılar arasından beni hayata çeken Zafer'in eli olduğu için.
Aysel geldi aklıma. Taşa sardığı o notlar . O görmekten korktuğum Aysel'i anlatan notlar... Benden son kez isteği olduğunu söylemişti. Fantezi dünyamın başrol oyuncusu Aysel ... Karmaşık duygular içindeydim. Biz mi mutsuz ettik Aysel'i? Biz mi uzak diyarlara gitmesine sebep olacaktık ? Kaç Aysel daha kaçacaktı. Kal desem kalır mıydı? On yedi ağustosta tıpkı Zafer'in eli gibi , uzatsam elimi çıkarabilir miydim hayata ?
Yukarı
Yılların Gölgesiyle Sokaklar Dar Gelir Öykülere
BÖLÜM 11 - Yazan: Ahmet Şeşen
Güzel bir Pazar sabahıydı baharın ortasında ve kahvaltının en keyifli kısmına gelmiştim. Aslında kahve altı demek daha doğruydu, alt bölümü bitmiş kahve bölümüne sıra gelmişti zira..! Daha seslenmeye bile gerek kalmadan; bol köpüklü, çok pişmiş, sade kahvemi getirmişti bile sevgili eşim. Koklaya koklaya bir fırt çektim gazetemi açarken. Önce spor sayfasına bakmaktan hoşlanırım eskiden beri. Yine bizim takım sidik zoruyla berabere kalmıştı. Son dakikalarda gelen beraberlik golüne engel olamamışlardı. "Bu yıl da şampiyonluk bize hayal ..!" diye söylendim içimden. İkindi vakti Yalı Kahvesi'nde buluştuğumuzda, kimbilir ne biçim dalga geçerler şimdi benimle diye düşünmekten de kendimi alıkoyamadım. Ön sayfaya geçtim o hışımla, yine haberler üç aşağı beş yukarı aynı idi gazetede.
"Selçuk'cuğum, yine 1-1 kazanmışsınız öyle mi ?" sesine başımı uzattım pencereden.
Lastik Osman yine her zamanki lastikliğini sergiliyordu işte ..!
- Sen kendi takımına bak lem Patlak Lastik..!" dedim sinirle. Başını bile çevirmeden kaykıla yıkıla yürümeye devam etti, nasılsa kahvede görüşürüz der gibi de elini sallamayı ihmal etmedi.
Osman'ın yaşı ilerledikçe, düğünlerdeki meşhur kaykıla kaykıla oynaması yürüyüşüne de bulaşmıştı, ancak kaykıla kısmının ikizi biraz yıkıla hale gelmişti.. Hele Şükrü Usta'nın lokantasında ( ki vefatından sonra oğlu Fikri işletiyor ) toplaşıp birkaç tek attığımız geceler sonrasında, kaykıla diye bir bölüm hepten kalmaz oluyor, yıkıla yıkıla evin yolunu tutuyordu Osman. Eee, kağıt oyunlarından anlamaya benzemez ve şişede durduğu gibi durmaz Lastik Efendi ..! Koluna girmesek yıkılacak zaten. Bazen yenge, evlerinin köşe başında karşılardı. Allah rahmet eylesin Tenekeci Mustafa Amca'ya dua etsin yine de bizim Lastik. Vermemişlerdi o Şükran'ı ona epey bir süre. Taa ki; kızın babasının ölümünün 53.günü dolduğunda; "Kalkın gidiyoruz bugün Şükran'ı istemeye" demişti bizim saatli maarif takvimi Tenekeci Mustafa Amca. Artık, kızın babası da olmayınca annesi; "Verdim gitti, Niyazköy'de bu kadar naz yeter !" demişti Osman'ın hep hayalini kurduğu ve veresiye defterinde çiçekli şalvarlı kız diye yazdığı Şükran için...
Osman'a laf yetiştirmeye pencere kenarına gelince, güllerimin açtığını farkettim sevinçle.. Ve hemen konuşmaya başladım onlarla. Sevgi sözcükleriyle mırıldanırken :
"Çiçekleri çiçek yapan işte böylesi sevgilerdir Selçuk Efendi" dedi Müşerref.
- Günaydın.. Ne hoş sürpriz.. Nereye böyle Müşerref Hanım ?
"Her zamanki gibi Yaşlılar Evi'mize.. Sağolsun Aysel, ne iyi etti şu ev konusunda.."
- Haklısın.. Ben de tam kahvemi içiyordum, sen de gel, hem biraz laflarız, hem de şu falımıza bir bakarsın, emekli maaşlarına zam görünüyor muymuş ufukta diye.. Hanııııım, yap bir az şekerli, Müşerref Hanım geliyoooor...
"İşi, gücü vardır Selçuk Efendi boşver, inşallah başka zaman.. Sahi, Zafer'in işi yoksa öğleden sonra Yaşlılar Evi'ne yollasana bugün. Birkaç koltuk gelecekti, arkadaşlarını toplasın, gelip yardım etsin taşımaya..!" diyerek uzaklaşmaya başladı. Elbette Zafer olacaktı doğan ilk çocuğumun ismi, en iyi arkadaşımın ismi, yeter ki kaderi benzemesin ona. Bir yandan Müşerref'in arkasından bakıyor, bir yandan da mahalleye ilk gelişini hatırlamaya çalışıyordum.. Yılların gölgesi çöküvermişti bir anda üzerime..
Kızkardeşimi taburcu ettiğimiz gündü yanılmıyorsam. Uykusuz geçen klinik nöbet gecesi sabahında Ali Enişte gelmiş, kızkardeşimin klinikten çıkış işlemleri tamamlanmış, herkes evinin yolunu tutmuştu. Yorgun argın eve dönmüş, deliksiz bir uykuyu haketmiştim. Tüm geceyi kızkardeşimin başında geçirdiğimi sanmayın sakın. Aldığı ilaçlarla o mışıl mışıl uyurken, kanıma girivermişti Şule Hemşire..! Çay içmeye davet edip, "Sabaha kadar uyur merak etme !" demişti. Bildiğiniz gibi; Aysel'in taşa sarılmış mektubunu okumayı bitiremeden fırlamıştım dışarı. Selim'i durdurmaya çalışırken Kusto Sami yakalanmış ve Selim'in olası vukuatı önlenmişti. Tam o sırada telefon gelmiş ve kızkardeşim için kliniğe gitmek zorunda kalmıştım. Ve öylesine damardan Aysel yüklüydüm ki;
- İçerim.. Ama aslında bir içkiye daha çok ihtiyacım var sanki ..!" sözcükleri çıkıvermişti bir solukta dudaklarımdan.
Şule Hemşire'nin nöbet odası da tam teşekküllü klinik gibi adeta ! Yarıdan fazlası dolu viski şişesini dayadı önüme, başladım içmeye. Hayal meyal hatırlıyorum anlattıklarını. Yalnızlığını... Şanssızlıklarını.... Kızkardeşim nedeniyle beni gördüğünü ve benden hoşlandığını, vs.vs.... Bir çırpıda anlatıvermişti. Gece nöbetini devretmiş, bir koluna beni, diğerine de viskiyi taktığı gibi evine götürmüştü. Kliniğin kararan ışıklarından mı yoksa viskinin yavaş yavaş başlayan etkisinden mi bilemem ama gözüme esmer esmer görününce :
- Viskinin yanına çikolata olarak seni yiyeceğim..! dediğimi çok iyi anımsıyorum... Sağolsun, sabah beni yaka paça kliniğe getirmiş ( Ali Enişte'ye yakalanmadan ) kızkardeşimin yanına sanki nöbetteymişim gibi oturuvermiştim. Hey gidi günler hey..! Kimbilir şimdi nerelerdedir Şule Hemşire ? Tekrar onu görmeye gittiğimde tayini çıktı, gitti demişlerdi.. İşte o devrisi günün ikindi vakti zilin sesiyle uyanmıştım. Alacaklı gibi çalıyordu kapı. Kafam zaten kazan gibi olmuş viskiden. Evde de kimsenin olmadığını anlayınca güç bela kalktım yataktan ve açtım kapıyı :
"Merhaba.. Ben Jale.." dedi kapıdaki sarışın afet; "Girebilir miyim ?"
- Haydaaa, sen de kimsin yahu ? Dur, bir kahve yapayım da kendime geleyim, sen geç salona" diyerek mutfağa yöneldim.
Musluk suyu ile yüzümü tokatlarcasına yıkadım kahve pişirme süresince. İyi ki giysilerimle yatmıştım o yorgunluk ve sarhoşlukla. Asla giyinemezdim bile bu zile ! Kim bu Jale yahu ? diye düşüne durmak yerine kahveleri alıp salona geçtim merakla. Birer de sigara yaktık Jale ile...
"Sen beni pek hatırlamazsın Selçuk.. Asıl adım Müşerref.."
- Müşerref...? Aman efendim bu ne şeref...! Müşerref oldum teşrifinize.. dedim alaycı alaycı.. Gülümsedi :
"Haklısın, ailem de kendilerine teşrif olunca ismimi Müşerref koymuşlar. Ben, Müko Muzaffer'in teyze kızıyım. Yıllar önce bu mahalleyi terk etmiştik.."
- Aaa, hatırlıyor gibiyim sanki..! Hayrola ?
"Kusto Sami'yi aramaya geldim Selçuk. Mahalleye de görünmek istemiyorum, hoş görseler bile tanıyamazlar ama ..!"
- İyi de, neden teyze oğlu Mükemmel Muzaffer'e sormuyorsun ? Müko mu dedin demin sen ? Hahaaaaa ! Hiç güleceğim yoktu .. Müko ha, gitti karizması Mükemmel'in... Neyse, sen neden Sami'yi arıyorsun pür telaş ?
"Sami benim sevgilimdir ama ailelerimiz görüşmüyor diye, özellikle Muzaffer'den saklanmak zorundaydık. Kaç aydır haber yok Sami'den. Merak ettim, Muzaffer'e gidemezdim, en doğrusu sana gelmek diye düşündüm...
- Hadi bee ! Sen ve Sami haa ?... dedim.
"Anlatırım sonra, sen Sami'yi söyle.. Nerelerde bu herif ?"
Bir solukta anlattım Zafer'in haybeye ölümünü... Kusto Sami'nin daha dün yakalandığını.... Mahallemizin başımıza gelenleri... O da bana Sami ile olan aşklarını ve onun vasıtasıyla edindiği mahallemiz haberlerini anlattı.. Kafam darmadağın olmuştu. Yüzümü yıkamalıydım ve kendime yeni bir kahve daha koymalıydım. Öyle de yaptım, döndüğümde ise salonda ne Jale kalmıştı, ne de Müşerref... "Hala mı sarhoşum ?" diye söylenirken masanın üstüne bırakılan notu okuyunca iyice ayıldım :
"Seni arayacağım, şimdi gitmem gerek, kusura bakma, Aysel'in mektubunu da yanıma alıyorum. Günlüğü ile birlikte bende kalması daha doğru olur... Şu paragraf seninle ve benimle ilgili olduğu için onu koparıp sana bırakıyorum... Sevgiler..."
Her akşamüstü şu çiçekleri sularken neden dolu dolu oluyor sanki gözlerim ? Aysel'in anısına dikmiştim bu gülleri pencerenin önüne. "Güüüllerin içinden caaanım, koşarak koşarak gel bana geeeellll !" şarkısı her çalınışında da ağlayıp durmuştum. Birazdan Yalı Kahvesi'ne yollanacaktım her zamanki gibi. Ve her zaman olduğu gibi Yaşlılar Evi'ne uğrayacaktım. Gerçekten de çok iyi bir iş yapmıştı Aysel. Gerçi Müşerref ve ben olmasam o ev yapılamazdı mahalleye ama yine de eserin asıl sahibi Aysel idi. Kusto Sami'nin hapisten çıkmasına pek birşey kalmamıştı. Aysel'in mektubunun koparılmış bölümünü anlatacaktım Yalı Kahvesi tayfasına. Hala cüzdanımda saklarım Aysel'in mektubundan Müşerref tarafından koparılmış o parçayı, yine de ceketimi giyerken kontrol etmeyi ihmal etmedim hala cüzdanımda duruyor mu diye.. Yerli yerinde duruyormuş diye mırıldanıp evden çıktım.
- Geldi mi oğlum Zafer ve arkadaşları Müşerref Hanım ?
"Geldiler, sağolsunlar taşıdılar koltuklarımızı.. Buyrun, bir kahve içmez misin ? Yani konuklarımız var hem evimizde..."
- Beklerler şimdi kahvede, başka zaman inşallah...
Ne iyi olmuştu şu Yaşlı Evi. Tüm mahalleyi daha bir kaynaştırmıştı. El birliği ile hallediyorduk işlerini. Aysel de görebilse ne iyi olacaktı. Müşerref ona mektuplarda anlatıyordur nasılsa diye düşüne dalgın yürüdüm sokaklarda. Ne anılar sığmıştı oysa mahallemizin şu dar sokaklarına. Sonunda gelebildim Yalı Kahvesi'ne... Hassssssxxxxx ! O da ne ? Hepsi bir olmuş, daha ben kapıdan içeri girerken her iki ellerini havaya kaldırmışlar, işaret parmaklarıyla 1-1'i gösteriyorlardı. Aaaa ! Adiiiii'lere bak...! Arkasından da sol ellerini yumruk yapıp, sağ elleriyle hani pişti yaptığımızda yaptığımız gibi şaakkkadanak biçiminde...
- Size selam vereni ..!
"Tamam yaaaa, kızma, hadi otur şööölee...! Tamam arkadaşlar.. Mavra bitmiştir, anılara devam... Getir oğlum okkalı bir kahve Selçuk Efendi'ye..." deyince Lastik Osman; başladım anlatmaya. Yakın gözlüğümü de taktım her ihtimale karşılık.. Hatırlayamazsam koparılmış mektup parçası cüzdanımdaydı nasılsa...
"Belki de içimizden bir tek senin mutlu bir yuvan olacak. İşte bu yüzden sana yazıyorum. Ve senden ilk ve son kez bir şey istiyorum...Ama öncelikle seni hep sevdğimi hiç bir zaman unutma Selçuk... Belki sana bunu bir türlü hissettiremedim. Asıl istediğim sendin benim, sen ise beni hiç görmedin. Artık dayanamaz hale geldim, senden de bana bir ışık göremeyince kendime ve duygularıma daha fazla işkence etmek istemiyorum. Rıdvan'a aşık değilim, ama beni buralardan sadece o alıp götürebilir yepyeni bir hayata. Ve ancak böyle unutabilirim sensizliğimi... Bir iz bırakmak istiyorum ardımda, küçük de olsa bir iz bırakmak, mahalleye bir hayrım olsun istiyorum. Bunu da senden rica ediyorum, şimdilik ismini veremeyeceğim bir arkadaşım bu konuda sana yardım edecek. İstediğim bir Yaşlı Evi açmak mahalleye, bu iş için bir miktar altın biriktirdim. Mahalleli de bir kısmını biriktirdi denilebilir, sen bana takılmadığın için bilemezsin elbette... Bunca güzellik heba olmasın bari dedim, Kuyumcu Kamil'e altınını getirmeyen veya benim için satın almayan haybeye peşime dolmasın dedim.. Kısacası; Aysel giden yol, Kuyumcu Kamil'in altınlarından geçer... Eeee, yaşlılık var, gurbet ellere gidip dönememek var. Rıdvan'ı ailesi reddediyor benim yüzümden, o ise beni istiyor, hem de beni olduğu gibi kabul ediyor. Ne demişler : "Sev seni seveni...". Ailesi nedeniyle buraya dönemez artık Rıdvan, ben nasıl gelirim bu durumda ? Yardımcı ol lütfen arkadaşıma, elimdeki kalan altınların tümünü ona verdim, gerisini siz bulacaksınız, kimlerin çaldığı hakkında hiç bir fikrim yok.. Bulun altınlarımın devamını ve benim için yapın Yaşlı Evi'ni mahallemize.. Ve en başta annem Nuriye'yi unutmayın.. Haa, birde kimse bilmesin bu evi yapanın aslında ben olduğunu..."
- Sonrasını, Kusto Sami'nin hapisten çıktığı gün birlikte anlatacağız rakı sofrasında. Söz verdim, anlatamam.. Mükemmel Muzaffer ister gelsin, ister gelmesin... dedim.
"Mızıkçııııııı, huysuz ihtiyar...!" sesleri arasında kahveyi terketmek üzere ayağa kalktığımda Lastik Osman atladı :
"Sizin takıma Kusto'nun gençliğindeki gibi birini transfer etseydiniz, belki son dakika golüyle galip bile gelirdiniz be Selçuk Efendiiiii...! Yürüüüüü...!" demez mi ?
Ne öyküler yağacak daha sokaklara... Yılların gölgesiyle sokaklar dar gelir öykülere...
Yukarı
SOKAĞIN SİLUETİ VURUR SATIRLARA
BÖLÜM 12 - Yazan: Leyla Ayyıldız
Sokağın kokusundan sürünmüş rüzgarın eşliğinde, denizi izleyerek evime doğru yürüdüm. Nedense ayaklarım beni Tenekeci Mustafa'nın dükkanına doğru itti. Ondan kalan izlere bakmak istedim. Aysel'i alıp Amerikalara götüren Rıdvan'ın ufak kardeşi işletiyordu artık dükkanı. O dükkan bana geçmişi, gençliğimizi anımsatır hep...
Mustafa'nın oğlu o sırada çalışıyordu. Ona abisi Rıdvan'ı ve karısı Aysel'i sordum. Amerika'dan aldığı haberleri...
Sorumu bile duymayarak, heyecanla 'Selçuk Amca' dedi, 'bak geçen gün ne buldum. Babamın defteri... Hani tüm mahallenin şeceresini tutardı ya, o defter'.
Ellerim titredi, tüm mahallenin yaşadıkları elimdeydi. Çok heyecanlandım. Kravatımı biraz gevşetip, bir iskemleye oturdum. Sayfaları çevirdim. Mahallenin muhtarı Cem bile bu kadar itinayla tutamazdı bu defteri. İnci gibi yazılarla doldurmuştu her satırını.
'Oğlum' dedim, 'Buna ayak üstü bakılmaz, kim bilir ne anılar gizli bu defterde. Birkaç günlüğüne bende kalsın bu, yengenle eski günleri bir yad edelim.'. Sağ olsun kırmadı beni.
Elimde defter, kalbim kuş gibi çırparak, evin yolunu yeniden tuttum. Kapıyı çaldığımda ne şanslı olduğumu düşündüm. Suna gibi bir eş açacaktı kapıyı. Suna... Sevgili karım...
İçeriye girip, yanağına her günkünden daha çok öpücük kondurdum. 'Elleşme Bey' dedi, gülümseyerek. 'Bilsen Suna, bilsen elimde ne var. Bu akşam yemekten sonra tüm fotoğraf albümlerini açıp, bu deftere bakacağız. Ah Suna, ah, bu defterde ne sırlar saklı kim bilir. Kimler geldi, kimler geçti bu sokaklardan, hangi gölgeler vurdu kaldırımlara...'
Tüm albümleri açtık, sararmış resimlere, siyah beyaz olanlara, geçmişe dair her kareye göz gezdirdik. Ve o muhteşem an geldi. Defteri aralayıp, satır satır okuduk;

| Adı |
Kimlerden |
|
Mesleği |
Ölüm Tarihi |
| Selçuk |
|
Kimi zaman Meraklı
Sedat tarafından Cemal olarak hitap edilse de gerçek adı; Selçuktur. |
Maliye mezunu |
|
| Suna |
Selçuk'un karısı |
Zafer'in de aşık
olduğu kız olmasına rağmen, Zafer'in ölümüyle Selçuk ile evlendi |
Selçukla
evlenince okumaktan vaz geçti. |
| Aysel |
Rıdvan'ın karısı |
Mahallenin aşüftesi |
Mesleklerin en eskisi. |
|
| Zafer |
Selçuk, Sami, Aysel,
Zafer, Muzaffer sınıf arkadaşları |
Suna'ya aşıkken,
Sami tarafından öldürüldü. |
Ölü |
15.03.2001 |
| Kusto Sami |
Selçuk, Sami, Aysel,
Zafer, Muzaffer sınıf arkadaşları |
Palavracı biri.
Zafer'i öldürdü. Aysel ve Aysel'in annesi Nuriye Hanımla ilişkiye girdiğini
iddia ediyor. |
Hapiste
(Mikrop Ahmet’in iddiasına göre, bulsa Aysel’in kızını da becerecek.) |
| Muzaffer |
Selçuk, Sami, Aysel,
Zafer, Muzaffer sınıf arkadaşları |
Mükemmel Muzo |
Mesleği
her neyse, o işi mükemmel yapıp yapmadığını merak edenlere meraklı lakabının
verilmesine sebep olmuştur. |
| Lastik Osman |
Şükran'ın kocası |
Düğünlerde kaykılarak
oynar. |
Pazarcı |
|
| Terzi Hasan |
Selçuk'un babası |
|
Terzi |
22.08.2003 |
| Zeki Usta |
|
|
Fırıncı |
24.09.2002 |
| Şükrü Usta |
|
|
Lokantacı |
14.01.2002 |
| Fikri |
Şükrü Ustanın oğlu |
Şükrü Ustanın ölümüyle
lokantayı işletiyor. |
Lokantacı |
|
| Tapucu Muharrem |
Sinan'ın babası |
|
Tapu Kadastrocu |
|
| Sinan |
Tapucu Muharrem'in
oğlu |
İşlerinde dikiş
tutturamamış biri. |
Mimar |
|
| Müşerref
Hanım |
Muzaffer'in teyze
kızı |
Diğer adı Jale,
Sami'nin sevgilisi. |
Aysel'in
günlüğü ve Selçuk’ a yazdığı mektup onda |
| Tenekeci
Mustafa (yani ben) |
Selçuk'un babasının
asker arkadaşıyım. |
Bakmayın tenekeci
olduğuma, böyle güzel kayıtlar tutarım. |
Tenekeci |
Bu kutuyu ben ölünce
bir başkası dolduracak. |
| Rıdvan |
Tenekeci Mustafa'nın
Aysel ile evli oğlu |
Avukat Tamer tarafından
kumarhanelerden para çalıyor iddiasında bulunulsa da ABD'de okuyan bir
Doktor. |
Doktor |
|
| Selim |
Zafer'in kardeşi |
Aysel'e aşık. |
|
|
| Memduh Bey |
Aysel'in babası. |
Zengin bir partici. |
|
|
| Taner |
Aysel'in erkek kardeşi. |
|
|
|
| Nuriye Hanım |
Aysel'in annesi |
Mikrop
Ahmet tarafından onun da aşüfte olduğu söyleniyor. |
| Şükran |
Lastik Osman'ın
karısı |
Pazarda
Lastiğe veresiye yapıp, sonunda evlendi. |
|
Kuyumcu Kamil |
Aysel'e giden yolun
geçtiği adres. |
Kuyumcu |
24.12.2002 |
| Cabbar |
|
Lastik
Osman'ın yakın arkadaşı. |
|
| Bekir Öğretmen |
Aysellerin öğretmeni. |
|
|
17.07.1998 |
| Minik Zafer |
Selçuk'un büyük
oğlu. |
Ölüp,
Suna’yı Selçuk’a bırakan Zafer’in anısına bu isim verildi. |
| Şule Hemşire |
|
Esmer bomba. |
|
|
| Ali Enişte |
Selçuk'un eniştesi. |
|
|
|
| Arı Seyfo |
Kahvecigillerden
|
Mahallenin kurucusu.
Mahalleyi çocuğu gibi sever, üstü açılmış bebelerden bile haberdardır.
Üstlerini örter. |
Yazar |
|
| Meraklı Sedat |
Kahvecigillerden |
Mükemmel Muzafferi
hep merak eder. |
Yazar |
|
| Çıtırcı Tuba |
Kahvecigillerden |
Devli halüsinasyonlar
görür. Zeki Usta’nın en çıtır ekmeklerini o yer. |
Yazar |
|
| Bonus Cüneyt |
Kahvecigillerden |
Karanlık güçlerle
ilişkisi olduğu düşünülür. Her türlü işkence yöntemini bildiği iddia edilir. |
Yazar |
|
| İkiz Tarkan |
Kahvecigillerden |
Köpek eğitimi konusunda
uzmandır. |
Yazar |
|
| Mikrop Ahmet |
Kahvecigillerden |
Zaten aşüfte olan
Aysel ve annesi Nuriye onun yüzünden mahallenin diline daha da düşmüştür.
|
Yazar |
|
| Arap Beyhan |
Kahvecigillerden |
Selçuk’un rüyalarına
hep Aysel’i itelese de, Selçuk Suna’sından vaz geçmez. |
Yazar |
|
| Avukat Tamer |
Kahvecigillerden |
En güzel ‘Suna’
şiirleri onun elinden çıkmıştır. |
Yazar |
|
| Böcük Zeynep |
Kahvecigillerden |
Aysel’i anlar ve
korur. Aysel’in psikolojisini mahalleye izah etmeye çalışır. |
Yazar |
|
| 1071 Hüseyin |
Kahvecigillerden
Selçuk’un sınıf arkadaşı, okul numarası 1071 |
1998 yılı depreminde
bilincini yitirdiğinden kendini Dicle nehri kıyısında zanneder. |
Yazar |
|
| Erişteci
Enişte |
Kahvecigillerden |
| |